Yaz'ın Öyküsü mü, Nuh'un Gemisi mi?
İnsan neden kurgusal hayatları izler, peşine düşer, bağlanır, hayran olur ya da nefret eder? Eğlencelik midir, ekranda izlediğimiz işler? Çok değişik cevaplar verilebilir bu soruya.Yaz'ın Öyküsü hakkında ilk bilgiler, ilk fragman çıktığında hikayenin beni yakalayacağını anlamıştım. Yaz, ortak noktalardan yaralı olduğum bir kurgu ürünüydü. Belki de ortak yaralara tanış olmuş, esinlenmiş kalemlerin ürünü.. Ben, 18 yaşında babamdan ayrıldım. Hatta doğru cümleyi kurayım. Babam, ben 18 yaşıma girdiğimde evi terk etti. Yaz ise aynı yaşta babasını ve annesini buldu. Babam da tıpkı Mert gibi eğlenceli bir arkadaştı ve yıllar sonra gidişini izah ederken, "O kadar ve çok arkadaştık ki en iyi arkadaşımı kaybetmemek için hayatından çıktım. Zaten hiç olmak istemediğim bir adam olmaya zorlanıyordum" dedi.

Babama hiçbir zaman kızmadım. Oysa 14 yaşındayken evden ayrılmak zorunda kalan annemi hayatım boyunca affetmek için uğraştım. Belki de babamı eğlenilecek adam, annemi ise bana sahip çıkması gereken kadın olarak gördüğüm içindir. Belki de göbek bağı değildir bizi annelerimize bağlayan tek şey. Kesilse bile kurtulamadığımız o doğa üstü bağ yüzünden anneme öfkem de keskin olmuştu. Yaz'a bakıyorum da, 18 yaşlarıma kıyasla daha yumuşak ve insancıl. Ben daha sert ve yaralamaya teşebbüs eden bedeller ödetmiştim anneme, sözde... Sırf canını yakmak için geçen yaz elleriyle diktiği eteğin ön dikişini kasığıma kadar yırtıp, vazodaki yapma gülü saçıma takıp, Mehmet Bakkal'dan bir paket sarı uçlu Samsun alıp çıkmıştım karşısına. "Bırakıp giderken arkanda kalana neler olacağını düşündün mü, sonuç bu işte!" demiştim aklımca.. Annemin gözünün içine bakarak sigaramı yakmış, ilk nefeste köpek gibi öksürerek karizmayı çizmiştim.

Annem bir yıl sonra eve döndü ama, terk edilmenin açtığı o görünmez yara zor kapandı. Kimilerine göre anne olmadığım için uzlaşmamız geç olmuştu ama güç olmadı çok şükür. O yüzden Yaz'ın sinsi bir planmış gibi "Üçümüz bir aile olursak varım" demesini anlıyorum. Bekliyordum ne yalan söyleyeyim. Klişe olduğundan değil, tanış olduğumdan. Yaz, sevgi eksiğini gidermek amacıyla saklı ve utangaç bir iyilikle kurmuyor bu oyunu. Bilakis Umut ve Mert'in kurulu düzenlerini bozarak ders vermeye kalkışıyor. Umut'a, Tunç'tan vazgeçmesi gerektiği kartını oynuyor; Mert'e de "aile babası" olması gerektiğini söylüyor.

Umut ve Mert, elbette, Yaz'ın bu restini görecek, ama üç ama 15 bölüme kalmaz yan yana gelecek ve aile olmayı da becerecekler. Yaz da belki yolda fikir değiştirerek gerçekten aile sahibi olmanın keyfini sürecek. Umut büyürken anne olmayı kendi annesini gözleyerek öğrenememiş belli ki yani umarım öyle olmuştur. Bu durumda Yaz, kısa bir zaman için olsa da Umut'un anne olma alıştırmaları, Mert'in arkadaşlık arızaları arasında tenis topu gibi gidip gelecek. Belki Mert ve Umut becerir bizimkilerin beceremediğini; Nuh'un Gemisi'nde Kaptan rolünü bırakıp, Yaz'ın yolculuğuna eşlik ederler ve kızlarıyla yaşlanırlar 'sezonlarca'. Neyse..

Artık anekdot anlatmayı durdurup bölüme mi dönsem? Hâlâ yazıdan kaçmamış olanlara hediye mahiyetinde birkaç cümle edeyim değil mi? Ekim-Ferhat- Yaz-Ege sahneleri bu bölümde beni en çok sıkan sahneler oldu. Hiç izlemesem, "nerede ayol bu çocuklar demem; o derece... O aksın en etkin kısmı Ekim'in, Yaz tarafından terk edilme korkusuyken olayın aşk üçgenine dayanmasından hoşlanmadım. Daha önce de söylemiştim. "Aşk yoksa ne izleyecekler?" refleksiyle hikayeye mandallanan bu bölümlerin klişesi yerine ekran seyicisinin hiç bilmediği yoksunluktan doğan arızalara zaman ayırmalarını tercih ederdim. Zaten piramitin tepesinde "olgun bir aşk" üçgeni var ve yeterince seyirlik.

Üçüncü bölümü devirmişken geldiğim nokta şudur: Bazı sahneleri izliyorum, bazılarını dinliyorum. Umarım bu rutin değişmez; şimdiki dengesinde kalır. Son olarak, slow- motion sahnelerin özellikle bu bölümde çok fazlalaştığını ve hedeflenen duyguların hiçbirini 'bana' satmadığını da söylemek isterim.

Emeği geçen herkesin gönlüne bereket!
Böyle işte..
R.
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER