Yüzsüz başkan yoktur, az votka vardır
Petrov sabrımızı test etmeye kalkmasın.

House of Cards, üçüncü sezona sönük başladı diyordum hep. Bu bölümü izledikten sonra düşündüm ki belki de sezona sönük başlayan House of Cards değil, sadece Frank Underwood’dur. Geçen sezonlarda bütün düşmanlarını tek tek ezen ve en tepeye yükselen baş şeytan Frank Underwood bu sezon neden bu kadar pasif, bu kadar sönük aklım almıyor. Adeta bir hımbıl! Geçen bölüm “kuvvetli rüzgarlara karşı durulmaz,” diye geri adım atan Frank’e bu bölüm Bob Birch ayrı, Putin çakması Petrov ayrı vurdu. Yazmak için heyecanlandığım o kadar sahne var ki, hangi sırada ele alsam karar veremiyorum. Heyecanlandığıma bakmayın, bu bölüm de pek içaçıcı değil, aksine epey sıkıcı, sıkıntılıydı.

Bölüm oldukça etkili bir şekilde, protestolar eşliğinde açıldı. Rusya devlet başkanı Petrov (ki, uzun adam lakabını hak edecek ölçüde gerçekten uzun—1.92 metre—bir Putin karakterizasyonu) ABD’ye başkanlığı boyunca ilk defa resmi bir ziyarette bulunuyor. Frank’e bir merhaba dedikten sonra ilk icraatı laf sokmak oluyor; “ilk defa geliyorum ama sen benim dönemimde gelen üçüncü başkansın.” Bizim kılıbık Frank tabii ki bu lafın da altında kalıyor, gülümsüyor sadece.

Yahu Putin demişken; biliyorsunuz Putin bir süredir kayıp. Eminim dizide yer aldığını gördükten sonra diziyi baştan sona izlemek ve eşrafıyla tartışmak üzere eve kapandı. Yoksa (mecazi olarak) dağ gibi adam niye ortalıktan kaybolsun değil mi?

İkinci gördüğümüz şey ise Pussy Riot denen bir grup. Pussy Riot gerçekte de var olan; 2011’de kurulmuş Rus, feminist, protest bir punk rock grubu. Rusya’da Putin yüzünde başlarına gelmeyen kalmadı. Ne manası olduğunu anlayamadığım bir şekilde, Petrov, akşam onuruna verilecek davette onları da görmek ve birlikte fotoğraf çektirmek istemiş. Frank de buna bir anlam veremiyor olacak ki; “Katılmaları Petrov için önemliyse benim için de önemlidir!” diyor. Koskoca Frank’ın bu konuyla ilgili bir planının olmamasını anlamak çok güç. Frank Underwood mu, George W. Bush mu belli değil. Sınırın dışına çıkıp, dünya politikasına dahil olduğunda Bush seviyesine iniveriyor. Dizide gördüğümüz Pussy Riot üyeleri gerçekten de Pussy Riot üyeleri; kendilerini oynuyorlar.

Gerçek Pussy Riot. Soldan sağa Nadya Tolokonnikova, Fyotr Verzilov ve Masha Alyokhina

Dizinin yapımcılarının böyle bir aktivizm örneği göstermesi ve gerçek aktivistlere imkan vermesi oldukça etkileyici; fakat keşke bunu senaryoya daha iyi yedirselerdi. Haydi Seth’in Pussy Riot’ın daveti terk etmesine şaşırıp, “belki de onları çağırmak iyi bir fikir değildi,” demesini anlarım; sonuçta dünkü çocuk. Ama Frank… ah be Frank’çığım. Yemekteki Pussy Riot çıkışının olacağı o kadar barizken iki başkanın da bunu öngörememiş olması hayret verici. Davaları uğruna tutuklanmayı, işkenceleri göze alan insanların Beyaz Saray’da bu kadar sahtelik kokan bir kurtlar sofrasında ne işi var? Yine de Petrov’un durumu inanılmaz zekice bir şakayla geçiştirmesi bir kez daha kendine hayran bırakıyor. Bu noktada en azından Frank’ın bu ihtimali göz önünde bulundurmuş olup, sonrasında ekibine “bakın ben aslında bunun olacağını bildiğim için onları çağırdım,” deyip bu durumu üstlenmesini beklerdim. En azından, ekipte Doug olsaydı bunu kesin önerirdi.

Petrov’un karşılamasından hemen önce Bob Birch’in Frank’ı ağzını açık, elini havada bırakacak şekilde yerin dibine sokmasını izledik. O sinirle Frank bize dönüp “korkak, şerefsiz!” gibi tıynetsiz laflar etti. Bunları bize söyleyeceğine parti yetkilisine laf geçir önce sen. Bu da yetmezmiş gibi Petrov’un siyasete dair ilk lafı “Ürdün Vadisi planı”na “hayır” demek oluyor. Önüne gelen her topu içeri almaya hevesli kaleci gibi, Frank bunu da yiyor. Koskoca Frank Underwood’un Amerikan-Rus ilişkilerini analiz edip, olası bir hayır cevabına karşı Petrov’a mantıklı argümanlar sunabilmesini beklersiniz ama onun yaptığı şey yine rüzgara karşı durmak değil etrafından dolaşmak oluyor: konuyu Birleşmiş Milletler’e taşımak.

Üçüncü sezon boyunca çok sık karşılaştığımız durum şu; Underwoodlar önemli şeyler söyleyecekken ya bir telefon çalıyor, ya önemli bir misafirleri geliyor, ya toplantılarına geç kalıyorlar. Biz bu sahneleri yıllardır Türk dizilerinde gördük; konuyu sonlandırmamak ve olabildiğince uzatmak için erteleme taktikleri bunlar. Ama milyonlarca dolarlık bir yapım olan, hepi topu 50 dakikadan 13 bölüm çekilen House of Cards’a yakışmıyor. Bob Birch Frank’ı bu şekilde sepetlerken; Claire de Cathy ile uçakta konuşmak istediği konuyu yine bu sebepten dolayı konuşamıyor.

Claire demişken… O da ne! Geçen bölüm atanma isteyen Claire, gerçekten de BM Büyükelçisi oluvermiş. İşe bakar mısınız; Frank Underwood yetkisini kullanarak bu politik kaos içerisinde Först Leydi’yi büyükelçi olarak atıyor. Nepotizm doruklarda yaşanıyor ve tabii ki dış işleri bakanı Cathy de şüpheci yaklaşıyor Claire’ye karşı. Bölümün ilerleyen dakikalarında bunun farkında olan Claire’yi çakalca bir davranışla Cathy’yi yumuşatırken görüyoruz. Ülkemizde pek popüler olmayan fakat Amerikan kolejlerinin vazgeçilmez oyunu bira pinponu oynuyorlar beraber. Bu sahnenin çok zorlama olduğunu düşünüyorum; öyle ki, senaryo icabı bile olsa Cathy de inanamıyor buna. Claire’nin Cathy konusunda geri adım atması, alttan alması her ne kadar insanî bir davranış gibi gözükse de içten içe bunun bir iktidar savaşı olduğunu bilmek ve Claire’nin iktidarını koruyabilmesi için bu şekilde davrandığını bilmek insanı üzüyor.

Cathy Durant'ın bir zamanların Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'a benzerliği gözden kaçmıyor değil mi?

Öte yandan bölümde Frank’ın Petrov’a berbat bir sörf tahtası hediye ettiğini görüyoruz. Koskoca ABD başkanı, Rusya başkanına bula bula sörf tahtası bulmuş hediye edecek. Petrov ne dese beğenirsiniz? “Gençler devlet başkanının eğlendiğini görmek istiyor. Ben de şekil olsun diye sörf tahtasıyla poz veriyorum.” Yani Frank’ın hazırladığı hediye bile alakasız; bir değeri olmayan bir şey oluveriyor bir anda. Petrov bu hediyeye bir davetle karşılık veriyor ve Frank’ı Sochi’deki yazlığına davet ediyor. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim; Petrov’un bu kadar kadın düşkünü davranmasını oldukça oryantalist bir bakış açısı olarak görüyorum; zira durum pek de öyle değil. Frank, “Claire bu duruma ne der bilmiyorum,” dediğinde Petrov’un Claire’in önceki sezonlarda Adam Galloway ile olan ilişkisine gönderme yaparak “onu da getir, etrafta bir sürü sanatçı var eminim kendine göre birini bulur,” demesi… ve Frank’ın bu golü de yemesi insanı delirtiyor! Frank böyle lafları yiyecek biri değil, bizzat böyle lafları edecek, etmiş olan biri. Ama açıkça görülüyor ki, başkan olmak Frank’ın fıtratında yok. Aslında sorun şu; ilk iki sezon o kadar güçlü bir politik figür izliyoruz ki—herkesi etkisi altına alan ve istediğini yaptıran bir figür—bu Frank çok seviyesiz geliyor. Petrov sezon boyunca her konuşmasında çok gerçekçi bir karakter olarak çizilmiş durumda. Onun karşısında Frank’ın adeta George W. Bush’a dönüşmesi beni diziden ziyadesiyle soğuttu. Gerçekten de, Petrov’un dediği gibi; Rusya’nın Ortadoğu’da olası bir barıştan hiçbir kazancı olmayacak. Daha da ötesi, Amerika ile birlikte bir şeyler yapmak da Rusya’ya hiçbir kazanç sağlamıyor. Neden bu konuda bir çaba sarf etsin ki? Velhasıl, beklediğimiz üzere Frank buna da “cevab veremiyor.” Verdiği yegane cevabın “peki söyle lanet olası, bunun karşılığında ne istiyorsun?” olması Frank’ın çapını kanıtlıyor. Sezon öncesi yayınlanan kısa tanıtım filmlerinde Viktor’un Claire’yi ağzından öpmesini izlemiştik. Bu bölümü de o sahneyi bekleyerek izledim. Velhasıl, Viktor bölümün başında “belki ben de isteyecek bir şeyler bulurum,” dediğinde bunun Claire olacağından emin gibiydim! Böyle bir şeyi kaldıramazdı bu yürekler. Spoiler vermeyi sevmem (külliyen yalan) ama gönüllerinize su serpeyim; sezon boyunca bu öpüşmeden fazlası olmuyor ikili arasında.

Claire’nin, yemekten hemen önce Frank’ın papyonunu düzeltirken söylediği “crooked” dilimize “yamulmuş” olarak çevirilebilir. Bizdeki gibi, İngilizcede de kelimenin iki anlamı var. Biri gerçek anlamı, evet, “(papyonun) yamulmuş”. İkincisi ise mecazi / argo anlamı. “Sen feci yamulmuşsun lanet olası”. Frank gerçekten de yamulmuş bu sezon; almıyor kafası hiçbir şeyi. Geçen sezon dalga geçtiğimiz Garrett Walker’dan beter. Bu arada Claire’nin davette giydiği elbiseye değinmeden geçemeyeceğim. O ne öyle yahu, Afrodit’in heykellerde giydiği elbiseler gibi. Zaten bir Yunan heykeli kadar duru bir güzelliği var Robin Wright’in, bir de o elbise ile nefes kesici olmuş.

Yemekte berbat Amerikan burbon viskisi yerine gerçek bir içki olan mis gibi Rus votkası içilmesi beni mest etti. Amerikalılar sadece diplomasiden değil, içkiden de anlamıyorlar azizim. Mısırdan viski mi olur? İkame ürünün de bir sınırı var. Velhaısl sonrasında Claire ile Cathy bira pinponu oynarken de bir İskoç viskisi olan Chivas içiyorlar. Single malt viski dururken koskoca Först Leydi ve Amerika Dışişleri Bakanı neden Chivas içer anlamak güç elbette; ama haydi bunu da Amerikalıların içkiden anlamamasına verelim.

Bunca şey yazdık fakat Doug’dan hiç bahsetmedik. Bu bölümde de dirayetiyle ve onurlu duruşuyla kendine hayran bırakıyor paşam. Gelen iş teklifinin yanlışlıkla Frank’tan geldiğini düşünüyor. Sırf bunu düşünüp reddetmesine biraz üzüldüm açıkçası. Fakat Frank’ta nerde o kalibre? Seth gibi sadece basın ilişkilerinden anlayan adamlar var etrafında. Siyaset takım işidir; ancak takımının en iyi adamı kadar iyisindir (anladınız siz onu). Ya da başkan yardımcısının konuşması gereken yegane yerde kekelemesine ne diyeceğiz? Olmadı Frank, olmadı.

Yanılmıyorsam şarkının orijinalini Frank Sinatra söylüyor. Frank Underwood'un da sesi güzelmiş. Kevin Spacey'in hakkını vermek lazım.


Davetin sonunda Petrov’un utanmadan Claire’yi öpmesi bardağı taşıran son damla olmalıydı. Zoe Barnes’ı gözünü kırpmadan ölüme iten Frank’ın Petrov’u burada öldürmemesi akıl alır gibi değildi. Bu durumun, Frank’ın iddia ettiği gibi dünya savaşı çıkarması pratikte mümkün değil; Petrov aynı Hitler gibi bir diktatör. Öldürülse kimse onun için kılını kıpırdatmaz. Öte yandan, Frank zaten böyle şeylere hazırlıklı olurdu eskiden ve bu tarz durumlardan kendine fayda sağlamasını bilirdi. Şu Atatürk’ün yerine geçtiği iddia edilen Yossi Kohen sanırım Frank Underwood’un yerine geçmiş asıl.

Bu iki bey smokinlerle iki devlet başkanından ziyade bir konserin ardından kuliste dinlenen müzisyenlere benziyorlar. Haydi Petrov neyse de, Frank'ta devlet başkanı tıyneti de yok zaten.


Gerçek Frank Underwood başkan olduğu gece Garrett Walker tarafından öldürüldü. Yerine geçen Yossi Kohen 104 gol yiyen takımın kalecisi gibi her gelen topu içeri alır, her lafın altında kalır, rezil rüsva bir güneyliydi. Bu kadar altta kalacak ne vardı?

Öte yandan, Petrov’un “Kafkasların güneyinde Amerikan askeri istemiyorum” çıkışı çok yersizdi. Kafkaslar nere, Filistin nere yahu. Bir açın da haritaya bakın. Arada Türkiye var, Suriye var. Senaristler neyin kafasını yaşıyor; burayı anlamak çok güç. Zaten mantıklı bir açıklama da bulamamışlar ki Petrov “herhalde aklında stratejik bir oyun var,” gibi bir şey zırvaladı. Senaristler stratejik derinlik konusunda Davutoğlu’nu örnek almalı!

Bu arada, sahi bu Petrov görüşmesi nereden çıktı yahu? Senaryonun çok kopuk ilerlediğini düşünüyorum. Bu kadar büyük bir görüşme çok önceden ayarlanmış olmalı; önceki bölümlerde buna dair bir ipucu var mıydı diye düşünüyorum ama hatırlamıyorum da. Frank bu müsabakada o kadar yenik düşüyor ki, Claire kocasına “dik dur eğilme” tadında bir uyarı yapma ihtiyacı hissediyor.

Biraz uzun bir yazı olduğunun farkındayım ama senaryodaki problemlerin bende yarattığı hayal kırıklığını aklımdaki her şeyi açıklamadan, daha kısa dile getiremezdim.

Basın açıklaması öncesi sağ tarafta duran Rusya bayrağı başkanlığın sembol bayrağı ile değiştiriliyor.


Frank, bütün bir bölüm boyunca Petrov tarafından aşağılanmasını bölümün sonunda yaptığı kısacık basın açıklamasıyla egale ettiğini düşünüyor. Ya da senaristler böyle düşünmüş, diyeyim. Açıklamasında Pussy Riot’ı överken Petrov’un barışa yanaşmadığını ve Amerika’nın dik durması gerektiğini söylüyor. Herhalde senaryo ortalama Amerikalı için yazıldığı için bu çıkışın (Davos’taki yersiz çıkışa benzer şekilde) yeterli geleceği düşünülmüş. Ve fakat tarafsız gözle bakıldığında hiç de etkili bir çıkış olmadığını görüyoruz. Bu konuşma Amerikan halkını uyutabilir fakat dizi izleyicisinin bir bölüm boyunca çektiği eziyeti ve (Frank olarak) maruz kaldığı aşağılanmayı gidermiyor. Evet, Petrov aşağılayıcı bir şekilde ülkeden basın konferansı yapmadan gönderildi; uluslararası kamuoyunda barış yanlısı olarak yer almadığı izlenimi yaratıldı bir miktar (ki bu da neredeyse bir savaş ilanı demek). Ama Petrov’un Frank’ı bütün aşağılamaları kişiseldi. Frank’ın bunları sineye çekip halka açık alanda Petrov’u küçük düşürmesi kimilerine daha etkili bir öç gibi gelebilir fakat ben öyle hissedemiyorum. Zaten ilerleyen bölümlerde bu krizin ne kadar yönetilemediğine de şahit olacağız.

Filmlerde hacker karakterleri yazmak da canlandırmak da zordur. Bu arkadaş da belli ki on parmak klavye kullanmayı bilmiyor; rastgele tuşlara basıyor. Bir Allah'ın kulu da çıkıp dememiş ki "kardeş A harfine hiç basmamışsın, alt satırdaki tuşlara da hiç basmıyorsun. Parmaklarını biraz daha gerçekçi hareket ettir."


Bu bölüm ezim ezim ezildim TV karşısında. Belki de dizinin bu kadar sıkıcı olmasının temel sebebi, hakkında hiçbir fikrimiz olmayan Amerikan politik çevrelerinin çatışması yerine elli yıldır işlenmekten gına getirmiş, klişeleşmiş Amerikan-Rus çekişmesine yer vermesidir bu sezon. Ne yazık ki sezonun ana konularından biri bu, ve daha ilgi çekici bir şekle de bürünmüyor. Özellikle günümüz dünya politik ikliminde Rusya’nın başında binbir gerçek bela varken konunun doğu Avrupa’daki füze savunma sistemleri sığlığında işlenmesi biraz üzücü. Bu bölümde izlediğimiz füze çekişmesinin kabaca bir benzeri Obama ve Medvedev arasında 2012 yılında yaşandı. Bu noktada House of Cards’ın konuyu ele alışının yüzeyselliğiydi belki de garipsediğim. Senaristlerden, Google’ye “Amerika ve Rusya arasındaki anlaşmazlıklar” yazıp, çıkan sonuçlardan Amerikan halkının en fazla bildiği füze konusuna (zira Suriye’nin nerede olduğunu bile bilmezler) değinmelerinden daha fazlasını beklerdim açıkçası.

Bakalım önümüzdeki hafta dördüncü bölümde kahramanlarımız nasıl bir macerayla baş edecek. Her zaman olduğu gibi, bölüm yayınlanır yayınlanmaz yazımı burada okuyabileceksiniz. Haftaya Pazartesi görüşene dek esen kalın efendim.

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER