Herkeslerde kendini aramaya çıkma*
Rintlerin Akşamı! (Temsili Değil)
İki sezon, 22 bölüm.. Bir hikayenin evrimini uzaktan izlemek için yeterli bir süre aslında.. Dizi yayına çıktığı ilk günden beri kesintisiz izliyorum. Zaman zaman düzenli olarak yazmak da istedim ama, olmadı. Hep biraz bekledim. Hep, "evet ama yetmez" dedim. Sonunda geçen haftanın finalinde Süreyya'nın "Ben boşanmak istemiyorum" demesiyle içimdeki yazma hevesini dizginleyemeyeceğimi anladım. Hayırlısı bakalım ^^

İstanbullu Gelin yayına çıktığı ilk gün içimdeki sevincin kırılgan bir öfkeye döndüğünü hatırlıyorum. Projeyi duyduğum günden beri Özcan Deniz'in kusursuz bir ekran figürü olduğuna inancımı ve Süreyya'nın Aslı Enver'in kariyerinde bir dönüm noktası olacağı ihtimalini dile getirmiştim. Ancak Zeynep Günay Tan'a ve kurduğu dünyaya duyduğum koşulsuz hayranlığa rağmen hikayenin ekrandaki hali hayal kırıklığı yaşamama engel olamamıştı. Allah biliyor, Zeynep Günay Tan'ın, Esma Sultan icracısı olarak İpek Bilgin tercihine de hiç inanmadım. Aksini söyleyecek değilim. Bursalı bir "Hanım Ağa"dan çok Kraliyet Ailesi mensubu gibi ortalıkta dolanan "yabancı" tavrı, karakteri en sert yerden alarak "Şeytan da ağlar eğer bir dört duvar arası bulursa" tezinin inadına inadına içindeki yaralı kadını saklayarak oynamasına dev ayar olmuştum. Özcan Deniz'in, Faruk'u en verimli çağında rahmetli Bülent Ecevit'i bile pençesine alan "Karaoğlan" kompleksine kurban etmesine, karakteri "genç bir kadına aşık olgun erkek" yerine "genç kalmaya çalışan komik erkek" tadında önüme atmasına da fena halde kızmıştım.

Kaç Süreyya, arkana bakmadan kaç!

Ancak zaman bu sefer beni de şaşırttı ve dertlere ilaç olmayı bildi. Prensipte "ilk bölümün günahı olmaz" diyenlerden değilim, aslında en günahkar olan ilk bölümdür zira bir daha bu kadar uzun süre hazırlanma şansınız, ferah feza, yayıla yayıla sahne çekme lüksünüz olmayacaktır. İstanbullu Gelin seyirci ve dahi sektör mensuplarının tüm kehanetlerinin aksine baz aldığı hikaye anlatım biçiminden ödün vermedi. "Büyük olay, daha büyük olay, bu hafta daha da büyük olay" diye yırtınan kanal/yapım kafasının tersine bildiği yerden yürüdü. İnatla ve inançla.. Çok kısa zaman içinde deİstanbullu Gelin'in hikayesi ağzımızın suyunu akıtarak izlediğimiz bir yolculuğa evrildi. Şimdi herkes birbirine "İstanbullu Gelin gibi bir iş yapalım" diyor. Ne gurur! İşi bugüne getiren herkesin yolu açık olsun. Bu sektörde başarızlık yetim ve öksüz bi sümüklü oğlan ama başarı yedi kocalı Hürmüz'dür. Lakin söylemek isterim ki İstanbullu Gelin'in başarısındaki aslan payı Zeynep Günay Tan'ın bu yolculuğa duyduğu inanç ve o inanç ışığında oyuncusuyla, sahadaki adamıyla top yekûn BİR olan ekibin inadına aittir. Günün sonunda İstanbullu Gelin Ab'de 9.58, 20+ABC1'de 8.48 reyting gören bir iş haline geldi. Çok yakında Total reytingi de 7+ sınırına dayanacak, koy cebe...

Efso bir sahneydi. Sadece bu an hakkında bile sayfalarca yazabilirim!

Uzun zamandır yorum yazmayınca hamlamışım, lafı döndürüp bölüme getirmek için dere tepe düz girdim. Neyse.. Gelelim dün geceki bölüme.. Nerden nerelere geldik.. "Hayatta ölümden başkası yalan" diye kalktım bu bölümün final sahnesinde televizyonun başından.. Yaktım bi sigara.. Uzun zamandır ekranda drama izlerken bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Hayatla kurgu arasındaki ince çizgide raks etmenin, kurgusal karakterleri gerçek varsayıp didişmenin, kendine bakmanın, kendine kızmanın, kendini sevmenin ve dahi sağlam bir hikaye yolculuğu eşliğinde şizofreni sınırında gezinen bir seyirci olmanın şahikasına yürüdüm. 

Geçen hafta sadece nefes almanın bile bir armağan olduğuna ayan ve yaralarına kabuk tutma şansı vermesi gerektiğini idrak eden Süreyya'nın hepimize "Oley Be!" dedirten kararının Boran Konağı'ndaki sonuçlarını bu hafta izledik. Tabii ki Esma Sultan'ın Süreyya'yı gördüğü o ilk anda içimizin yağları eridi. Begüm'ün bir kez daha kaybettiğini anlamasıyla gönendik. Dünyanın bütün kayınvalide tokatı yemiş gelinleri adına "bu da mı gol değil!" dedik. Ana-Oğul ilişkisinin çeşit biçim ama hep en hastalıklı yerinden tutularak önümüze atıldığı İstanbullu Gelin'i izlerken bu kadar zevk almamızın sebebi anlatılanların gerçeğe çok yaklaşması, kurgu leğeninde fazlaca çalkalanıp ağartılmadan insana ait "günahsız" arızaların ve o arızaların yarattığı sonuçları tartışmaya açmasıdır.

Esma Hanım, sizin küçük bi bakiye vardı onu ne zaman ödersiniz?

Hayattan alamadıklarımızın faturasını başkalarına keserek ve geri ödemeyi başkasının hesabından yaparak sağaltamıyoruz yaralı ruhlarımızı. Tıpkı bölüm etiketinde de söyledikleri gibi: Kaçmakla bitmiyor! Yüzleşmeden, maskeleri yakmadan, z raporu almadan bitmiyor acılar, kapanmıyor o yaralar. Maskeyi çıkardığınızda altından çıkan ne olursa olsun onunla uzlaşmadan, barışmadan bitmiyor.. Esma darbeli, yaraları derinleşmiş bir ruh. Yıllar içinde yaraları kemikleşmiş, artık hastalıkla huy birbirine o kadar karışmış ki bir profesyonelin yıllarca uğraşması lazım. O da arızayı kabul eder, denemeye cesaret ederse... Esma Sultan, görevini tamamlamış ve tahliye kovasına yerleştirilmiş bir kömür parçası olarak son nefesini vermek istemiyorsa kendiyle hesaplaşma cesaretini bulmalı. Şimdilerde sadece hayattan alıp alamadıklarını, yaşayıp yaşayamadıklarını evlatlarına ve ne acıdır ki kendine bile "fedakârlık" olarak satmaya çalışan korkak ve hasta bir kadın. Esma dün gece kendiyle baş başa kaldığı o ilk anda gördüklerinden o kadar korktu ki Konak'tan yürüyüp gitti; Garip'in tazeliğine sığındı. Ama ne çare.. No way out!

İş böyle olunca Esma Sultan'ı izlerken ondan nefret etmek yerine anlamaya çalışıyorum. Zira rahmetli annemin benimle kurduğu hastalıklı sevgi bağının yaralarıyla başa çıkmak için onunla kâh kıra döke, kâh sara öpe geçirdiğim uzun yılların sonunda tek bir şey öğrendim. Anlamayı denemek, onun arızalarıyla arana kol boyu mesafe koymak zorundasın. Süreyya da Esma'yı anlamaya çalışmalı. Onu bu derece tehlikeli hale getirenin, duygusal şiddete meyilli bir karaktere dönüştüren sebebin kendi yaraları olduğunu anlamaya çalışmalı. Süreyya, Esma'nın yaralarını görmez; onunla -tıpkı bu bölümde yaptığı gibi- kalben savaşa girerse ilk kaybeden olacak. 

Esma'dan doğma Faruk Boran. Hastanede karışmış olsan bayram ilan ederdim ^^

"Sakın bir daha bizden vazgeçme" dedi Faruk. Bir kulağımdan girdi, hemen diğerinden çıkıverdi. Anasına ettiği büyük büyük laflara can-ı gönülden inanmak istesem de benim için bu hikayenin en güvenilmez halkası daima Faruk olacak. Faruk Boran'ın ilk dönemeçte Süreyya'yı yine yarı yolda bırakacağını yine kalbini kıracağını düşünüyorum. Zira Faruk kaybetmeyi bilmeyen bir adam, sırtı yere hiç gelmemiş. Aşkın koşulsuzluğunu pratiğe dökmemiş, hayatın kayıp-kazanç dengesini doğru kuramamış. Suç onun değil. Ne yazık ki 40 yıldır Esma Sultan'ın dibinde yaşamış, onun tornasından geçmiş, hayatı onun ellerinden içmiş.. Ayaklarının yere basması, kendini bulması, yüklendiği "erkek" rolünden sıyrılıp insan olması pek de kolay olmayacaktır. Hoş, Esma'nın yarattığı Faruk'tan kurtulabilse zaten önce Fikret'i sarıp sarmalardı. Kendi kanından birinin yaralarına uzaktan bakan, Fikret'in yardım çığlıklarını "yarış hırsı" zanneden biri Süreyya'yı mı sarıp sarmalayacak ve uçurumun kenarına gitmesine engel olacak? Zor dostum, çok zor..

Ah Begüm ah.. Sen koskoca okulları oku, kendini doğum gibi bir mucizenin şahidi olmaya ada, ölümün kıyısına kadar gel, ışığı görüp geri dön ama zerre kadar akıllanma, insan olama.. Begüm, Esma'nın allayıp pulladığı "çocuğun psikolojisi bozulmasın" adlı oltayı nasıl da gönüllü yutuverdi. Rekabet zehrini bir kere içmeye gör; iflah olmazsın. Begüm'ün dağılmasından zevk alırım yeter ki oğlunu dağıtmasın, darbelemesin. Begüm'ün sınavı herkesten çok daha zor. O kadınsı rekabet hırsının "anne Begüm"ü gün be gün öldüreceğini görememesi ne acı.. Oğlunu kendi savaşına alet ederek hızla müşteki olduğuna dönüştüğünün farkına varması için sağlam bir tokat yemesi gerekecek. Begüm o tokatı yiyecek mi, önce insan sonra anne olmayı başarabilecek mi, onu da hep birlikte göreceğiz. 

Garibim bu sarılmayı ödül zannetti. Oysa gerçek Esma'yı gören herkesin bir bir yok edilmesi gerekecek..

Gelelim diğerlerine... Mutfak ahalisi, Murat ve Bade aşkı, Osman hatta nefes deliği olarak konumlanan Senem-Akif aşkı ve dahi bütün potansiyeline rağmen kendi iç sorunlarına odaklanmaya başlayan Adem'in, panik atak hastası anası ve ruhsuz karısıyla yaşadıkları pek ilgimi çekmiyor. O hikayeler ve etkileri ana aksa doğrudan kenetlenmediği sürece de ilgimi çekmeyecek. Anlatılanları oyunculardan kaynaklanan derin bir sempatiyle izleyeceğim ama "haydi bitsin şu sahneler de konumuza dönelim" demeye devam edeceğim. Yazar ekibi bunun yolunu nasıl bulur bilemem ama, tez zamanda bulmalılar. 

Emeği geçen herkesin gönlüne bereket!

Böyle işte..
R. 

* Ege Fülütçüoğlu- Tırsakoşum, 1994

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER