Masumiyet Müzesi ve ekrana yansıyan hüzün

Masumiyet Müzesi ve ekrana yansıyan hüzün
Nihayet o büyük gün geldi ve Türk edebiyatının Nobel ödüllü devi Orhan Pamuk’un şaheseri Masumiyet Müzesi, yıllar süren bekleyişin, "çekildi, çekiliyor, çekilecek" dedikodularının ardından, dijital yayın platformu Netflix ekranlarında, Ay Yapım’ın o her zamanki titiz prodüksiyonuyla bizlerle buluştu. Yapımcı Kerem Çatay’ın vizyonu ve yönetmen Zeynep Günay’ın oya gibi işleyen rejisiyle şekillenen bu proje, daha yayınlanır yayınlanmaz edebiyat ve dizi dünyasında büyük bir heyecan dalgası yarattı. 13 Şubat’ta izleyiciyle buluşan yapım, bir anda gündeme oturarak sadece bir dizi olmanın ötesine geçti ve adeta kültürel bir hadiseye dönüştü.

İtiraf etmeliyim ki, dizinin o devasa reklamlarını ilk kez billboardlarda gördüğümde içimi kemiren o tanıdık korkuya engel olamadım. "Eyvaaah!" dedim kendi kendime, "Gitti yine bir harika eser daha... Acaba ruhunu kanatacaklar mı, o ince sızıyı, o kelimelere dökülemeyen hüznü ekrana yansıtabilecekler mi?" Edebiyat uyarlamaları, sinema ve televizyon tarihimizin en mayınlı arazilerindendir. Bir yanda Aşk-ı Memnu gibi eserin özünü yakalayan efsanevi işler varken, diğer yanda nice kıymetli romanın popüler kültürün çarkları arasında nasıl öğütüldüğüne, karakterlerin nasıl karikatürleştiğine şahit olmuş bir izleyici olarak kaygılanmamak elde değildi. Acaba Kemal’in o hastalıklı ama bir o kadar da naif tutkusunu, Füsun’un o ürkek ama mağrur güzelliğini harcayacaklar mıydı?

Ancak diziyi açıp da daha ilk sahnelerde o post-modern romana yaraşır bir incelikle karşılaştığımda, içimdeki buzlar erimeye başladı. Özellikle romanın yazarı Orhan Pamuk’u, bizzat kendi hikâyesinin içinde, Kemal’in anılarını dinleyen o yazar kimliğiyle (kendi kendini oynayarak) ekranda gördüğüm an, heyecanım katbekat arttı. Sanki yazar, o kısa ama etkileyici varlığıyla bizlere "Merak etmeyin, hikâyeniz emin ellerde, bu benim onayladığım, benim içime sinen bir iştir," mesajını veriyordu. Nitekim Pamuk’un senaryonun her sayfasını onayladığını, projeye ne kadar dahil olduğunu bilmek de izleyiciye ayrı bir güven veriyordu.

1970'lerin Ruhu ve Toplumsal Arka Plan
Dizi bizi alıp götürdü... Sadece Kemal ve Füsun’un imkânsız aşkına değil; 1970’lerin o sancılı, sigara dumanı ve rakı kokulu, siyasi gerilimle titreyen İstanbul’una bir yolculuğa çıkardı. Yönetmen Zeynep Günay ve ekibi, dönemin ruhunu yakalamakta öylesine başarılı olmuşlar ki, izlerken 12 Eylül ihtilalinin yaklaşan ayak seslerini, sokaklardaki o tekinsizliği, bir yanda Nişantaşı burjuvazisinin şatafatlı davetlerini, diğer yanda Çukurcuma’nın, Fatih’in yoksul ama vakur duruşunu iliklerimize kadar hissettik. Film, özellikle sosyal, sınıfsal ve ekonomik ayrımları, o yılların siyasi atmosferini bir fon olarak değil, aşkın imkânsızlığını besleyen bir unsur olarak ustaca kullanmış. Sokaklarda patlayan bombalar, sokağa çıkma yasakları, karartılan geceler, Kemal ve Füsun’un aşkının üzerindeki o kara bulutları simgelercesine hikâyeye yedirilmiş.

Oyunculuklar ve Karakterlerin Psikolojik Derinliği
Burada oyunculuklara ayrı bir parantez açmak, hatta şapka çıkarmak gerekiyor. Kemal karakterine hayat veren Selahattin Paşalı ve Füsun’u canlandıran genç yetenek Eylül Lize Kandemir, sadece rol yapmamışlar, o karakterlerin derisine bürünmüşler. Selahattin Paşalı, Kemal’in o kendine dönük, takıntılı, bazen bencil ama aşkıyla eriyip biten halini, o burjuva rahatlığından aşkın getirdiği çaresizliğe sürüklenişini muazzam bir psikolojik derinlikle yansıtmış. Eylül Lize Kandemir ise Füsun’un masumiyetini, güzelliğini ve o sessiz direnişini bakışlarıyla, duruşuyla o kadar sahici kılmış ki, izlerken "İşte Füsun bu!" diyorsunuz.

Dizi, psikolojik detayları vermekte o kadar cömert ve başarılı ki, karakterlerin iç dünyasındaki fırtınaları en küçük jestlerinde bile görebiliyorsunuz. Kemal’in, âşık olduğu kız uğruna kendi sınıfından, o korunaklı, "Batılı" hayatından kopup "öteki"ni, yani İstanbul’un yoksul ve geleneksel yüzünü tanımaya başlaması, dizinin en çarpıcı izleklerinden biri. Kemal’in Füsun’a yakın olabilmek için o yoksul semtlerin kokusunu, dokusunu, Çukurcuma’nın yokuşlarını, hatta o mahallelerdeki köpekleri bile bir parça Füsun sayarak sevmesi, onlarda bir teselli araması, izleyicinin yüreğine dokunan detaylar.

Metaforlar ve Simgelerin Gücü
Dizi, romanın ruhuna sadık kalarak metaforları ve simgeleri de çok güçlü kullanmış. Kemal’in Nişantaşı’ndaki "sosyete" hayatına, konforlu evine, annesinin o düzenli dünyasına karşın; aşk acısını dindirmek, Füsun’un hayaline ve hatırasına daha yakın olabilmek için Fatih Oteli gibi kenar bir semtteki o rutubetli, basit odalarda huzur bulması, sınıf farkının aşkla nasıl silindiğinin ve aşkın insanı nasıl dönüştürdüğünün en somut kanıtı. O otel odası, Kemal’in kendi iç dünyasına, takıntılarına çekildiği bir mabet gibi işlenmiş.

Bir başka sahnede, Kemal’in annesinin Füsun’un annesi Nesibe Hanım’a o aniden, sığınırcasına sarılması; kelimelerin bittiği, çaresizliğin ve sığınma ihtiyacının başladığı o anı öylesine etkileyici vermiş ki, anne-kız arasındaki o sessiz ittifakı ve kader birliğini derinden hissediyorsunuz.

Ve o imgeler... Filmin girişinde Füsun’un rüyasında gördüğü o uçsuz bucaksız ayçiçeği tarlası... Başta bir umut, bir yaşam sevinci, sarı bir rüya gibi duran o tarla, finalde o elim kazanın yaşandığı, hayatın ve hayallerin bir çınar ağacına çarparak son bulduğu o hüzünlü tarlaya dönüştüğünde, insanın boğazına bir yumru oturuyor. Ayçiçekleri, Füsun’un yüzünü güneşe, hayata dönme isteğiyle, kaderin onu sürüklediği karanlık son arasındaki o trajik zıtlığı simgeliyor adeta.
 
Ses ve Işık: Masumiyetin Sinematografik Resmi
Dizi, sadece edebi bir uyarlama değil, aynı zamanda kulaklarımızdaki pası silen bir iç ses ve gözlerimizi kamaştıran sinematografik bir ziyafet. Dizinin atmosferini ilmek ilmek dokuyan o buğulu dış ses, bir "kolaya kaçış" olmanın çok ötesinde, Kemal’in zihnindeki tortuları ve romanın edebi lezzetini görselin soğukluğuna kurban etmeyen eserin asıl omurgasını oluşturuyor. Selahattin Paşalı’nın kederli tonlamasıyla sahnelerin üzerine bir yorgan gibi örtülen bu ses, "kırık hayatların" sessiz çığlıklarını tercüme ederken; görüntü yönetmeni Ahmet Sesigürgil’in kamerası da İstanbul’u bir kartpostal donukluğunda değil, yaşayan ve hüzünle buğulanmış bir rüya gibi resmediyor. Işığın Fatih Oteli’ndeki sarımtırak kederden Nişantaşı’nın soğuk ışıltısına uzanan ustaca kullanımı ve 70’lerin "kodak" renklerine sadık kalan o solgun palet, dış sesin şiirselliğiyle kusursuzca bütünleşiyor. Yönetmen Zeynep Günay’ın bir tablo titizliğiyle kurduğu sahnelerde, ses ve görüntü birbirini tamamlayarak kurgu ile gerçeklik arasındaki perdeyi kaldırıyor; izleyiciyi o masumiyet çağının, o "eşyaların tesellisi"nin tam kalbine hapsederek o "bizden" samimiyetin en güçlü mimarı oluyor.
 
Müzik ve Atmosfer: Ruhun Gıdası
Dizinin müzikleri de en az görselliği kadar çarpıcı. Yönetmen Zeynep Günay’ın bizzat seçtiği şarkılar, sahnelerin duygusunu katmerliyor. Özellikle 70'lerin ruhunu yansıtan parçalar, Neco’nun "Seni Bana Katsam" şarkısındaki gibi ("Seni bana katsam, biraz karıştırsam..." sözleriyle Kemal’in Füsun’u nasıl kendi dünyasına katmak istediğini, belki de onu nasıl manipüle ettiğini fısıldayan o alt metin), izleyiciyi alıp o yıllara götürüyor. İzleyicinin ruhunda Bab-ı Esrar gibi mistik, sırlarla dolu kapıları aralayan bir müzikal atmosfer var. Sanki her nota, bu aşkın sadece dünyevi bir tutku değil, aynı zamanda Kemal’in ruhsal tekamül yolculuğu, bir nevi çilesi olduğunu fısıldıyor.

Masumiyet ve Müze: Eşyaların Dili
Dizi, "Masumiyet" ve "Müze" kavramlarını o kadar zarif, o kadar incelikle açtı ki önümüze; eşyaların sadece eşya olmadığını, her birinin dondurulmuş bir zaman, bir hatıra, bir teselli olduğunu iliklerimize kadar hissettik. Kemal’in Füsun’a ait bir küpeyi, içtiği sigaranın izmaritini, elini sürdüğü bir tuzluğu, bir tokayı bir müzede sergiler gibi saklaması; aşkın nasıl bir takıntıya, takıntının ise nasıl bir ritüele ve nihayetinde bir müzeye dönüştüğünü gösterdi bizlere.

O 4213 sigara izmariti... Her biri Füsun’un dudaklarının değdiği, acısının, öfkesinin ya da bir anlık neşesinin sindiği o izmaritler, dizide Kemal’in aşkının çetelesi gibi duruyor. Kemal’in o eşyalarla kurduğu ilişki, bize aşkın sadece kavuşmak değil, aynı zamanda hatırlamak, o anı sonsuz kılmak isteği olduğunu anlatıyor. Yönetmen Zeynep Günay’ın da belirttiği gibi, bu hikâye aslında Kemal ile Füsun arasındaki zamansız bir hikâye ve eşyalar bu zamansızlığın tanıkları.

Füsun’u istemeye gittikleri o sahnelerde, Kemal’in annesinin o semtleri, o evi, o sofrayı özlemesi de dikkat çekici noktalardan biri.

Kemal Füsun’a giden her yolu, her ânı kutsal sayıyor aslında. Nesibe Hanım’ın pişirdiği yemeklerden, televizyonun üzerindeki biblo köpeğe kadar her detay, Kemal’in Füsun’a duyduğu o "masum" ama "tehlikeli" aşkın birer parçası haline geliyor.

Dönem Filminin Zorluğu ve Başarısı
Dönem filmi çekmenin, 1970'lerin İstanbul'unu bugünün karmaşasında yeniden yaratmanın zorluğuna rağmen, kostümden dekora her şey kusursuzdu. Nişantaşı’nın o dönemki şıklığı, Çukurcuma’nın o kendine has melankolisi, arabalar, kıyafetler, hatta o yılların "Meltem Gazozu" şişesi gibi detaylar, prodüksiyonun ne kadar titizlendiğini gösteriyor. Oyuncuların kostümleri, Füsun’un sarı ayakkabısından o dönem modası elbiselerine kadar karakterlerin ruh hallerini yansıtacak şekilde seçilmiş.

Final ve Veda
Sonuç olarak; karşımızda çok iyi, çok sadık ve çok "bizden" bir uyarlama var. Neredeyse sıfır aksiyon olmasına, silahların patladığı (siyasi olaylar hariç), arabaların (finaldeki o acı kaza hariç) yarıştığı sahneler olmamasına rağmen, o psikolojik derinlik insanı öyle bir içine çekiyor ki, jenerik aktığında "Bitmesin!" diyorsunuz. İzleyiciyi koltuğa çivileyen şey olaylar zinciri değil, duyguların o yoğunluğu, bakışların anlattığı o sessiz hikâye.

Orhan Pamuk’un sözleşmeye "Asla ikinci sezon çekilemez" şerhini koydurması da bu yüzden belki; tadı damağımızda kalsın, eserin o trajik ve tamamlanmış bütünlüğü bozulmasın, ticari kaygılarla bu masumiyet zedelenmesin diye. Romanın son cümlesindeki o "Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım" hissiyatını, dizi bize o hüzünlü finalle bile geçirmeyi başarıyor.
Emeği geçen herkesi, o "sarı ayakkabıyı" bulan sanat yönetmeninden, Füsun’un küpesinin ışıltısını yakalayan görüntü yönetmenine, senaristinden yönetmenine kadar tebrik etmek gerek. Bize, aşkın eşyalarla, zamanla, sabırla ve acıyla nasıl bir "Masumiyet Müzesi"ne dönüştüğünü; hayatın en mutlu anının, aslında onu yaşarken fark etmediğimiz o an olduğunu bir kez daha hatırlattıkları için...
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER