Malumunuz Yavuz Turgul-Şener Şen ustaların son filmi Yol Ayrımı bu hafta
vizyona girdi. Son söyleyeceğimi ilk söyleyelim, değerli ustalar olur da bu
satırları okurlarsa cümlelerimi hâlâ ayda bir kez Muhsin Bey izleyen, sık sık dönüp Aşk
Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’ne bakan bir hayrandan gelen mektup olarak görsünler. İki ustaya da hayranım lakin bu film olmamış. Nazarımda ikilinin filmografisinin en zayıf halkası olduğu gibi genel manada da inandırıcılıktan uzak, tutarlılık problemleri yaşayan, büyük
ama içi dolu olmayan cümlelerin peş peşe sıralandığı ve gereğinden fazla uzun bir film olmuş. Yedi yıllık sessizliğin oluşturduğu büyük beklentinin sonunda böyle bir işin ortaya çıkması bir seyirci olarak gerçekten de ikili arasında bir yol ayrımı yaşanmasının gerekip gerekmediği
sorusunu sordurdu.
Hikaye özetle Şener Şen’in canlandırdığı acımasız holding patronu Mazhar
Kozanlı’nın geçirdiği bir trafik kazasından sonra vicdanıyla yüzleşip yeni bir
hayata geçme çabalarını, geçirdiği dönüşümü, bu süreçte ailesiyle ve masanın
diğer tarafındayken mağdur ettiği insanlarla yaşadıklarını kısacası iyi bir insan
olmaya çalışmasını konu ediyor. Peki neden olmamış?
İkilinin birbirine olan inancı artık bir dezavantaja mı dönüşüyor?
Maalesef bu hikayenin dünyası Şener Şen’e uygun değil. Hikayenin dünyası bas
bas bağırıyor “Ben 50’li yaşların ortalarında bir baş kahraman için yazıldım" diye. Şener Usta ise 76 yaşında ve yaşını gösteren bir oyuncu, -Allah uzun ömür versin- annesini oynayan Çiğdem Selışık Onat ise Şen'den sadece
bir yaş büyük ve açıkçası ondan daha genç görünüyor. İşte bu cast tercihi (hata demek istemedim çünkü bu bir tercih) inandırıcılık denen kavramdan yoksun kalarak filme başlamanızı sağlıyor. Yavuz Turgul her aklına gelen fikri muhtemelen "Bunu Şener’e nasıl uyarlarım” diye
düşündüğünden olsa gerek bir türlü o kurmaca dünyalarına başkalarını oturtamıyor. Muhtemelen Şener Şen de yol arkadaşına inandığı için yaratılan her adamı gönüllü oynuyor ama bu kez plastik malzemesi nedeniyle izleyeni bizi bir türlü inandıramıyor; ne mutsuz,
gülmeyi bilmeyen robot gibi yürüyen bir patron olarak, ne de mutluluğu bulmuş
adam olarak. Hayatının son dönemecinde bir kazanın vesile olmasıyla hayat muhasebesi yapan adama inanır hikayesini keyifle izlerdik. Ama o adamın kendinden genç görünen bir annesinin olması bizi masaldan dışarı itip duruyor. Şart mıydı bu kadar zorlamak?
Gerçekçilik ve tutarlılık problemi
Öncelikle her film için "Ya bu hiç gerçekçi değil" diyencilerden değilim.
Özellikle Yavuz Turgul sinemasında katı bir gerçekçilik aramam. Zira Usta'nın sinemaya bakışı gereği masala yakın dünyalar kurması genel karakteridir. Çoğunlukla usta bir veya birkaç masal
karakterini alır, gerçek dünyanın içine sokar, onları dönüştürür
ve gerçek dünyadakilerin de dönüşmelerini sağlar. O nedenle asla tam bir gerçekçilik beklemem. Ancak bu sefer ortada gerçek bir dünya yok, her şey tam bir masal. Gerçeğe
benzer kimse yok ortada...
Mazhar'ın ışığı gördükten sonra kısa
sürede yaşadığı dönüşüm bir türlü empati kurdurabilir ve inandırıcı olamıyor. Üstelik de anlatı tarafından kaza öncesi bencil olmakla suçlanan karakter kaza sonrası hâlâ bencil! Bütün malı mülkü çalışanlarına devretmeye
çalışırken ailesiyle bütün köprüleri atıyor. Hayattan alması gereken ders bencil olmamak ise dersini pek de iyi çalışmamış Mazhar Bey. Arabanın çarptığı köpeği
sahiplenecek kadar duyarlı bir karakter. Ama vahşi bir kapitalistken çarka
sokup hayallerinden ettiği, hayatlarını çaldığı kendi çocukları şirketi istediklerinde “Aman yaa, sen git kocanla
seviş, sen de dünyayı falan gez, hovardalık yap, yok size şirket
mirket" diye bağlama yaparak ultra bencil bir duyarsızlığa yelken açıyor. Yani Mazhar Kozanlı tünelin ucunda ışığı görünce vicdanlı bir
karaktere dönüşmüyor iddia ettiği şekilde, fakirleri ezen bir bencilken,
fakirlere yardım eden bir bencile dönüşüyor. Kişisel bir yolculuğa tamamım
kendi adıma, ama Mazhar Kozanlı’nın yolculuğu hâlâ insanları mağdur
eden bir yolculuk ve bir türlü “Hah tamam bu adam iyi" dedirtmiyor.
İnandırıcılık sorununa dönelim. Bir holding patronu, -yılın iş adamı seçilecek kadar büyük hem de- birden kafasına taş düşüyor
ve ailesine sırtını dönüp şirketini dağıtacak kadar kararlı. Güzel. Ne
çıkar bu çatışmadan? Mücadele. Çıkmıyor. Aile, bir tane aile dostu hakim, bir
tane de satılık doktor yardımıyla ülkenin en büyük iş adamlarından birine deli raporu
alıyorlar, akıl hastanesine kapatıyorlar. Doktorlar karşısına
geçip dalga geçiyor. Ve ülkenin en büyük iş adamlarından birine vasi
tayin edildiğini hiç kimse duymuyor. 2017 yılında hem de! Sanırsın, ülkenin en
büyük iş adamlarından biri değil de, baba yadigarı köşkü satmaya çalışan 95
yaşında evkaftan emekli memur Mazhar Bey'in hikayesini izliyoruz. Kusura bakmayın da, ülkenin en
büyük iş adamlarından birine böyle muamele yapmayı denerseniz, medya sizi evinizin
önünde katran ve tüyle bekler!
Diğer
karakterlerin durumları da çok farklı değil. Örneğin, Mazhar Kozanlı’nın
kırılmasında yeni hayatında başrolü oynayan karakterlerden biri Nihal Yalçın’ın
oynadığı, hasta bir çocuğu olan Emine karakteri. Mazhar Kozanlı'nın kovduğu Emine. Öyle
ki Mazhar Kozanlı, trafik kazasında bu işçinin beddualarını duymuş. Nedir peki
hikaye? Emine kovulduğu için sokağa mı düşmüş? Hayır. Emine kovulduğu için
çocuğu mu ölmüş? Yoo. Asgari ücretin yarısına çalışan bir tekstil işçisiyken
kovulup bir cafede garsonluk yapmaya başlamış. Durumda iyileşme bile
sayılabilir. O zaman neden Mazhar Kozanlı’nın bu karakter için çok
üzüldüğüne ya da Emine’nin bu tekstil işine bu kadar ihtiyacı olduğuna inanmalıyım?
Karakterlerin bir yere varmıyor
olması ve kötü motivasyonları
Çoğu
karakter bir yere varmıyor. Hikaye içinde bütünlüklü bir yolculuk keyfi süremiyor. Üstelik Yavuz Turgul-Şener Şen ikilisinin yarattığı projesinde yer almanın gururundan olsa gerek, figüran denebilecek rollerde bile Onur Ünsal
gibi önemli isimler yer alıyor. Örneğin Onur
Ünsal bir vicdani retçiyi canlandırıyor ama bütün yaptığı “Portakal
suyu hazır mı ehe ehe” demek. Çoğu karakter bir yere varmayan, sanki görsel bir sos olsun diye bilinen isimlere paylaştırılmış gibi duruyor. Buna gayet tatlı yazılmış, Rutkay Aziz’in
canlandırdığı karakter de dahil. Resmen bir Rutkay Aziz karikatürü yazılmış ve
Rutkay Aziz’in kendisine oynatılmış. Sonra ne oluyor? Karakter ölüyor. Neden?
Bilmem. Üstelik canlı haldeyken baş karakterin dönüşümüne bir etkisi var ama
ölüsünün yok. “Hayatını yaşa ehe ehe” diyip ölüyor. Yahu tamam, adam ona uğraşıyor
zaten, bunu dedirtmek için insanı öldürtmeye ne gerek var?
Mazhar Kozanlı’nın dostu Besim Bey? Nedir motivasyonu? Ailesinin malları Kozanlı ailesince ellerinden alınmış, annesi ölüm döşeğindeyken altınları ellerinden
alınmış. Pek öfkeli biri Besim Bey ama çaktırmıyor. Tamam güzel. Uzun
bir monologdan sonra motivasyonunu anlıyoruz. "Sizin şirketi istesem batırırdım,
elime de çok frsat geçti" diye başlıyor. O arada lafını "ama işte
sen benim dostumdun" diye bitireceğini tahmin ediyorsun. Kabul edilebilir. Ama öyle
bitirmiyor. Nasıl bitiriyor? Ticaret kutsalmış. Bütün hayatını elinden alan,
annesinin babasının ölümüne sebep olan aileyi batırmamaktaki motivasyonu vicdanı, dostluk falan değil, kar marjı ve muhtasar vergisine olan inancıymış
meğerse! Az daha kafasına bi huni takıp, "muhtasaaaar" diye evin içinde koşmaya
başlayacak diye bekledim, olmadı.
Didaktik çaba ve zayıf diyaloglar
Yavuz Turgul filmlerinin biraz didaktik olması normal, lakin bu sefer fazla
abartılmış. Bu da, sürekli öğretir gibi konuşan, bilgi veren karakterlerin
gerçek dünyayla bağını koparıp inorganik diyaloglar oluşmasını sağlamış.
Örneğin, aile Mazhar Kozanlı'ya ehliyetsizdir raporu alıp vasi tayin ettirecek.
Anne başlıyor “Şimdi efenim babanız için hacir kararı aldıracağız". Güzel.
Ama tabii ortalama izleyici hacir’in ne olduğunu bilmiyor olabilir değil mi? O halde ne yapalım? Hemen açıklamak gerekiyor. Ve torun soruyor
“Hacir nedir babaneciğim?" Karakter cevap veriyor gayet
didaktik bir şekilde "Hacir, tdk sözlüğe
göre bıdıbıdıdır” evladım. Günümüz dünyasında ise diyalog çok daha basit
- Babanıza deli raporu alacağız!
- Oha!
Bu kadar basit. Bunu evirip çevirmeye gerek
yok. Besim Bey’in tiradı ha keza. İşçiler sadece üretim süreçleriyle yetinmeyecek, oradan pazarlamaya geçecek, işte meritokrasi şudur budur, ticaret ehli
bıdıbıdıdnıdı”. Bir sistem eleştirisi yapılmaya çalışmış, lakin problem şu, söyledikleri
laflar defalarca çiğnenmiş ezber ve o kadar didaktik ki filmi mesajları için
izlenebilir kılmadığı gibi oldukça yapay bir hale sokuyor.
Toparlamak gerekirse film ne yazık ki vasat. Ustalar eğer yılda bir film üretiyor
olsalar, "Aman ya, yol kazası" der geçerdik. Ama 7 yılın ardından bu kadar
zayıf bir filmle vizyona çıkmaları onlara hayran bir seyirci olarak beni
endişelendiriyor. Belki artık gerçekten Yavuz Turgul’un “Bunu Şener’e nasıl uyarlarım?" diye
endişelenmeden hikayeler yaratmasının ve Şener Şen’in de başka insanların
yazdığı başka adamları oynamasının vakti gelmiştir.
İyi seyirler...