İstanbul Devlet Tiyatrosu, senarist, sinema filmi yönetmeni, tiyatro oyun metni yazarı ve yönetmeni; Berkun Oya'nın 2008 yılında yazdığı ve 2008/2009 tiyatro sezonunda KREK yapımı olarak, Ayten Uncuoğlu, Köksal Engür, Ali Atay, Canan Ergüder, Okan Yalabık, Bartu Küçükçağlayan gibi harika oyunculardan oluşan bir kadro ile sahnelediği Bayrak adlı oyununu sahnelemeye başladı.
Tiyatro sanatının; oyun yönetmenlerinin maharetleri öncülüğünde gelişen bir sanat dalı olduğunu düşünen biri olarak Berkun Oya'yı ve yazdığı oyunları son yirmi yılda Türk Tiyatrosu'nun başına gelen en kıymetli şey olduğunu düşünürüm... Bayrak'ı oyununu ilk sahnelendiğinde de görmüş ve çok etkilenmiştim. Tiyatro oyun metinlerini birden fazla yapımda, birden fazla reji ile seyretmek şüphesiz ufuk açıcı bir deneyim. Bu deneyimin keyifli olan tarafları olduğu kadar keyif kaçırıcı tarafları da var.
"Keyifli Tarafı"
Keyifli taraf olarak öne çıkabilecek olan şey, bir sanat yapıtını tekrar gözden geçirmenin fark ettirebileceği yeniliklerdir herhalde... Bu yenilikler öylesine enteresan kapılar açabilir ki insana, bırakın seyirci olarak yapacağınız keşifleri, oyun metnini yazan kişinin bile kendi metni üzerinden yapacağı yeni keşifler olabilir. Bir başka bakışla, herhangi bir oyunun ilk sahnelenişini ya da başka başka sahnelenişlerini görmek, son sahneleme için yapılmış bir hazırlığa dönüşebilir.
Sonuç olarak; sanatta tekrar son derece keyifli bir şeydir. Bir filmi defalarca izlemek, bir romanı defalarca okumak ve bir müzik eserini farklı faklı icracılardan dinlemek gerekir. Bayrak'ı izlerken fark ettiğim yeni şey ise oyun metnine gizlenmiş kritik bir soru oldu. Baba'nın, oğlunun işlediği suça karşı, Anne'ye sorduğu soru; "başkasının oğlu olsaydı ne yapardın?"
Bu sorunun düşündürdüğü, fark ettirdiği pek çok şey var! Bir anne, kendi evladının işlediği suça ne kadar mesafeli kalabilir ya da başka birinin işlediği suça ne kadar mesafesiz olabilir? Acılı anne bu soruya anlamlı bir cevap veremiyor ama oyunu izlerken fark ettiğim şey, bu tür durumlarda adil olmanın hiç de kolay olmadığı. "Suç ve Ceza" ikilemi tarih boyunca açıklığa kavuşturulamamış bir sorunsal olarak varlığıını sürdürüyor.
Bunula beraber, oyunun içeriğinde genel bir "kendini başkasının yerine koyma orantısızlığı" olarak beliren davranış bozukluğu da göze çarpıyor. Söz konusu davranış bozukluklarını, roman yazma heveslisi genç bir adamın bir aileyi pornografik biçimde didikleyişinde de görmek mümkün, erkek kardeşinin özel hayatındaki bir soruna müdahil olup, sorunu kendi sorunu gibi gören ağabeyde de. Oğullardan biri başına büyük bir bela açtığında, belayı yine oğlunun kendi mücadelesi ile çözmesine ya da çözememesine müsade etmeyip, kati çözümler üretmeye çalışan babada da.
Bu davranış bozklukluklarına oyun içinden bir eleştiri de geliyor; evin gelini, oyunun bir yerinde yaşadığı yasak aşkı açıklamaya çalışırken "bu benim meslem, beni mutlu eden bir şeye kocamın karışması anlamsız. Beni mutlu eden şeye zarar vermez" diye haykıyor ama genç kadının bu çıkışı, karşındaki kişi için pek bir anlam ifade etmiyor ve oyundaki tüm meselenin "kendinden menkul" olamama meselesi olduğunu ortaya koyuyor. Benim bakışımla, pek çok başka sorunsalın altını da çizmekle beraber Berkun Oya'nın oyun metni, bu "kendinden menkul" olamama meselesi üzerine çetrefilli sorgulamalar öneren berrak bir metin.
Keyifsiz Taraf
Bayrak'ı, yıllar sonra bir başka yapım olarak görmenin keyifsiz tarafı ise yazının başında da değindiğim "Tiyatro sanatını; tiyatro oyunu yönetmenlerinin yaratıcı katkılarını öncelleyerek tanımlamak" tercihi üzerinden gelişen seyir zevki yapılanması. Üzerinde durmaya çalıştığım tercihin oluşması için, tiyatro oyunu sahnelemelerinin bir oyun metnini sahnelemekten çok bir "oyun" kurgulamak, bir hikaye anlatmak, karnaval kültünü merkeze alan bir yapılandırma çabasında olmak ve bu çabanın öncüsü olan yönetmenin dekor, ışık, kostüm, oyuncu yönetimini tasarlar gibi oyun metnini de tasarlaması gerektiğini kabul etmek gerekir.
Berkun Oya'nın imzasını taşıyan ilk sahnelemede, yukarıda bahsettiğim usurların seçkin bir biçimde yerine geldiğini gören biri olarak, İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından yapılan ikinci sahnelemeden biraz daha iddialı bir icra bekliyordum. Fakat beklentimin karşılığını bulamadım. Öncelikli olarak, oyuncuların sahne üzerinde aynı zamanı kullanmıyor olmaları, birbirleri ile kurdukları ilişkinin aksadığı yerde, seyirci koltuğunda oturan kişi olarak ekstra bir çaba ile bu aksamayıı gidermeye çalışmak çok yorucu oldu.
Yönetmen İmzası
Nasıl ki ilk sahnelemede gördüğümü iddia ettiğim başarının sorumlusu olarak Berkun Oya'yı işin öncüsü konumunda niteleyip sorumluluk atfediyorsam, ikinci sahnelemede olduğunu iddia ettiğim başarısız durumların sorumlusu olarak da ikinci işin öncüsü olarak oyunun yönetmeni Kubilay Karslıoğlu'nu işaret etmem gerekir.
Kubilay Karslıoğlu, 70 yıllık Devlet Tiyatroları kurumu içerisnde sesiyle, nefesiyle, duruşuyla, varlığıyla kendine özgü anlamlar üretmiş kıymetli bir aktördür. Kendisini aşağı yukarı yirmi yıldır pek çok oyunda zevkle izlemiş, oyun sonlarında coşkuyla alkışlamışımdır ve ilerleyen yıllarda aktörlüğüne olan ilgimin ivme kazanarak devam edeceğini düşünüyorum.
Yanılmıyorsam, Bayrak oyunu, Karslıoğlu'nun, rejisini Devlet Tiyatroları'nın bir başka değerli akötör olan Atilla Şendil ile birlikte yaptığı ve yine İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı olan İngiliz oyun yazarı Sarah Ruhl'un "Temiz Ev"inden sonra yaptığı ikinci reji çalışması.
"Temiz Ev"e yapılan reji (Atilla Şendil ile yapılan ortak çalışmadan ötürü, tam bir "Kubilay Karslıoğlu rejsi" denemez herhalde) ile Bayrak'a yapılan rejiyi kıyaslarsak iki oyun metni arasında benzerlikler (ev merkezli kurgu, kardeşler arası ilişki ve kardeşlerden ikisinin de sorunlu olması, hikayenin "üst orta sınıf" bir aile içinde gelişmesi gibi) birbirine yakın reji çalışmaları sunabilirdi ama Karslıoğlu'nun "Bayrak"ı yönetirken daha fazla risk aldığı, daha net tercihler yaptığı görülüyor. Bu tercihlerin hiçbiri birer değer oluşturmuyor olsa da bir çaba olarak değerli. Örneğin oyun müziğini bu kadar keskin bir biçimde kullanmak gerilim havasına yaratıyor ama oyuncuların, kendi çabaları ile, oyun müziği ya da efekt gibi dış unsurlardan arınmış biçimde, ihtiyaç duyulan gerilim havasını seyirci ile birlikte yaratmalarına mani oluyor.
Karslıoğlu'nun oyunun sahne tasarımı paylaştığı Behlül Dane Tor, bugüne kadar yaptığı sahne tasarımları ile her daim değer üretmiş, yaptığı işlerle övgüler kazanmış bir isimdir. Fakat bu çalışmada yapılan tercihlerin hiç bir enteresanlığı yok. Enteresan olmayıp, sade olmaya çalışan bir "alternatif enteresanlık" çabası da yok. Karslıoğlu ve Tor birlikteliği verimli bir çalışma üretememiş ne yazık ki...
Karslıoğlu'nun kostüm tasarımı birlikte yaptığı Selin Ölçen'in çalışması için de yazılabilecek özel bir şey yok ama zaten oyunun, oyunculuktan sahne tasarımına, ışık tasarımında kostüm tasarımıa kadar tüm yapısı için söylenecek özel ya da enteresan bir şey yok çünkü oyun, oyunun yönetmeni tarafından bir reji fikri üzerine kurgulanmamış. Adeta, tüm ekip oyunu kurgulamak yerine kotarmak için bir araya gelmiş durumda gibi.
Sahnede Olmak
Muhakkak ki bir oyuncuyu bir başka oyuncunun sahnede yalnız bırakması feci bir şeydir ama bundan daha da feci olanı, bir oyuncuyu, oynadığı oyunun yönetmenin sahnede yalnız bırakmasıdır herhalde... Daha da fenası, bir yönetmenin, prova sürecinde oyunu omurgasını oyuncu üzerinden oluşturmayı tercih etmeyip, oyun günü tüm işi oyuncunun sorumluluğuna yüklerken kenara çekilmesi ve başarı beklemesidir.
Pek çok oyuncu, ustalaşma yolunda ilerken bu tür durumlarla nasıl baş edeceğine dair önlemler alır ve kendi yolunu çizer ama bazı oyuncular için bu yolu bulmak çok uzun zaman alabilir...
"Bayrak" oyununun üç oyuncusu; Uygar Özçelik, Deniz Çok ve Hüseyin Sevimli, henüz bir yol çizebilmiş gibi görünmüyorlar. Oyunun genelindeki eksiklikler en çok bu üç oyuncuyu eziyor, amatörleştiriyor.
Ağabey'in oynayan Murat Sarı ise uzamayan kısalmayan, azalmayan çoğalmayan, ağlatmayan güldürmeyen, düşmeyen kalkmayan ve diğer üç oyuncuya nazaran daha deneyimli olduğu için tüm yapının altında ezilmeyen, sadece ezilmemk bir oyuncu için başarı sayılabilirse de başarılı sayılabilecek bir duruda görünüyor.
Anne rolündeki Gönen Aytaç'ın sahne üzerindeki samimi çabasını fark edilebiliyor ama daha fazlasını gerekiyor. Biraz daha masum, topraktan öğrenen, akıl dışı, pornografikleşmeyen bir histeri krizi bekleniyor. Zira, Berkun Oya'nın metninde Anne rolü için sayın Gönen Aytaç'ın bize gösterdiğnden çok daha fazlası var.
Baba'yı oynayan Ali İpin'in bir aktör olarak oynadığı her oyunda, oyun ne türde bir icra ile sahnelenirse sahnelensin, kim tarafından yönetilirse yönetilsin, kendisini, her koşulda, kabul edilebileceğimiz ve yetinebileceğimiz bir estetikle sahneye yerleştirecek demde olduğu açık. Ali İpin'i Bayrak'taki varlığını bu bağlamda başarılı görmek mümkün ama yine de oynadığı Baba rolünün biraz daha güçsüz, biraz daha zayıf, biraz daha sıradan bir icra ile sunulması beklenebilir. Böyle bir çaba oyuna da, seyirciye de yararlı olur.
Tüm oyuncular yönetmen tarafından net bir biçimde kurgulanmayan, koordine edilemeyen aksayan bir yapının içinde "sahnede olmak" durumunda kalarak ceza çeker haldeler ve bu durum izleyici koltuğundan çok sakil görünüyor.
Ez cümle; İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun Bayrak'ı Krek'in Bayrak'ını aratan, çok sevdiğimiz bir oyunun tekrar sahnelemiş olmasına dair bir mutluluk yaşamamızdan başka bir anlam taşımayan bir iş olmuş. Üzücü.