“Catherine Earnshaw, ben yaşadıkça rahat yüzü görme! Beni sen öldürdün dedin, öyleyse peşimi bırakma! Öldürülenler, ölülerin peşini bırakmazlar. Yeryüzünde dolaşan hayaletler olduğunu sanıyorum, biliyorum bunu. Yanımdan hiç ayrılma. Hangi biçime girersen gir, beni çıldırt, yalnız içinde seni bulamadığım bir uçurumun dibinde yalnız bırakma. Of Tanrım anlatılamaz bu. Canım olmadan nasıl yaşarım? Ruhum olmadan nasıl yaşarım?“
Emily Bronte, Uğultulu Tepeler
Aşkın yıllar, yüzyıllar boyunca bambaşka formlarını, boyutlarını görüyoruz çoğu zamanda kendimizi bu boyutların tam içinde ya da dışında buluyoruz. Aşkın huzur, sadakat, adanmışlık boyutu gözümüze ve gönlümüze tüm varlığıyla zuhur ederken bazen de aşkın dikenli yollardan geldiğini, ruhumuzu ebediyete kadar lanetlediğini biliyoruz. Ben kalbimi hep Jane Austen romanlarının arasında sakladığımı düşünürdüm ama bazen eski olan modern olana yenilebiliyor ve ona karşı tüm gardını indirebiliyor. Günümüzün okurları ve izleyicileri artık içinde takıntıların ve karşı koyulamayan saplantıların olduğu hikâyelere asla kayıtsız kalamıyor aksine insan kendini böyle bir hikâyenin öznesi olarak gördüğü hayallere dalıp gidiyor. Yazıldığı dönemin en önemli eserlerinden biri olan Uğultulu Tepeler de aşkın gizli ve dile dökmekten korkarak anlattığımız boyutlarına dair yepyeni uyarlamasıyla bize aşk üzerine cesur sorular sorduruyor: İnsan en ilkel en toplum prangalarına vurulmamış tarafıyla böyle bir aşk yaşamak istemez mi? Biri için tüm mutlu anların ve tüm yangınların tek öznesi olmak istemez mi?
1800’lü yılların İngiltere’sinde, oradan oraya koşturan, bu koşturmacalardan bunalıp kendini ihtişamlı balolara atan ve sanayi devriminin vurucu etkisiyle ülkede yükselen yeni kent yapılarından uzakta, kendi başına kalmak isteyenler için bazı sessiz ve gizemli cennetler vardı. Bu cennetlerden biri olan Thrushcross Çiftliği, fırtınalı günlerde evi ve evin etrafını saran, insanın içini ürperten uğultuların etkisiyle Uğultulu Tepeler adını almıştı, o yüzden kendi adıyla anılmaktan çok uğultulu tepeler olarak tanınıyordu. Bu uğultulu, gizemli cennetin manzaraları insana kendini asla tamamen göstermezdi çünkü tepelerin ardında her sabah kurşuni renkte bir sis bulutu olurdu, mevsimler hep yağmurlu, hava da toprak da daima soğuk olurdu. Çoğu zaman uğultulara kargaların sesi eşlik eder, yağmur da kimsenin bu tepeleri aşıp, şehrin kalabalığına karışmasına izin vermezdi. Böyle soğuk ve kurşuni bir günün sabahında çiftliğin sahibi Bay Earnshaw, iş için gittiği Liverpool’da sessiz, kaybolmuş, kırgın bir çocuğa rastlar. Onu alır ve tepelerin sessizliğine bürünmüş evlerine getirir. Çocukluğundan beri yaşamla ve kendisiyle kavgası bitmeyen kızı Catherine için de bu kırgın, kayıp çocuk için de ortak bir lanetin ilk düğümü burada atılmış olur.
Catherine, annesiz geçen çocukluğunda babasından da istediği sevgiyi görememiştir, kendini bir şekilde etrafına göstermek ister bunun için hep şiddetli hep hoyrattır. Bu gizemli küçük çocukta da kendinden izler görür ona erken yaşta kaybettiği kardeşi Heathciff’in adını verir. Artık her günü onunla geçmeye başlar. Uğultulu tepelerin rüzgarlarında onunla koşar, bayırlarında açan yabani otların üzerinde onunla hayallere dalar. Catherine, bencildir, kendinden başka kimseye kolayca sevgi duymaz ama Heathciff’e duyduğu sevgiyi çocukluğu boyunca asla tanımlayamaz. Yıllar geçer, insanlar geçer Catherine dünyanın merkezine yine kendini koyar ama bu dünyayı yakmak istese kurtarmak istediği tek bir insan sadece Heathciff olur.
Heathciff için de durum aynıdır. Catherine bir anda hayatının her şeyi olur, Catherine nefes alır o da nefes alır, Cath tepelerde koşar o da onun ardından koşar, Cath hangi duyguda ya da eylemdeyse Heathciff de o duyguda ve o eylemde olur. Yıllar geçer, yağmurlar çoğalır ama Heathciff asla değişmez, geçmişindeki tüm yarım kalmışlıklara, ondan esirgenen her şeye artık Catherine’den başka çare yoktur.
Film boyunca iki karakterin bu bağımlı birlikteliğini sıkça görürüz ama uğultulu tepeler hikâye olarak ikiye bölünmüş bir hikâyedir. Hikâyenin ilk bölümü iki karakterin birbirine olan benzerliğini, ilk yakınlaşmalarını sadece birbirleri için yaşadıklarını izleyiciye verir, ikinci kısım da ise ana çatışma başlar, çatışmanın ana ismi de Heathcifff olur. Heathciff, filmde karşımıza artık bir anti kahraman olarak çıkar. Anti kahraman; bir hikâyede cesaret, ahlak, iyilik idealizmi gibi tüm erdemlerden yoksundur. Eylemleri ve duyguları ahlaki açıdan hep yanlıştır. Toplum tarafından kabul görmüş kusursuz kişiliğe sahip geleneksel kahramanlara karşıt nitelikte olan anti kahramanlar, günah ya da utanç olarak görülen birçok olguyu kendinde taşır. Heathciff’de uğruna canını bile vereceği kadının kendisinden daha erdemli ve toplumca kusursuz görülen biriyle evlenmesinden sonra tamamen anti kahraman formuna bürünür. Sadece kendine odaklanır ve amaçlarını tüm kutsalların üstünde tutar.
Catherine, filmin en pasif en cesaretsiz karakteri Edgar Linton ile içinde sevgi olmayan evliliğini sadece toplumun ona dayattığı şartlar yüzünden yapmıştır. Babası ona bir gelecek vermez, Heathciff, deli gibi âşık olduğu adam hep ruhunda hep kalbinde olsa bile unvansız ve parasızdır. Bu yüzden Edgar ile evlenir. Edgar bu yarım ölçek sevginin ve yarım ölçek evliliğin gözünü gerçeklere kapamış tek ismidir. Film boyunca karakterin tavırlarında karısının başkasına olan aşkını görmesine rağmen gurursuzca bu evliliği sürdürüşüne hayretler içinde kalarak şahit oluruz. Heathciff ise, Catherine’in evliliğine bir gölge bir karabulut gibi çöker, koşulsuzca sevdiği bu kadın ya onundur ya da onun, sonu ölüme çıksa bile Catherine tekrar kendi aidiyetine alana kadar da asla durmaz. O soğuk, sert, aynı tepeler gibi taşlaşmış kalbinin diliyle şöyle fısıldar bize: ''Darağacının dibinde bile korku, sakınma nedir bilmeyen suçlular vardır. İşte ben onlar kadar kayıtsızdım…“
Filmin iki başrol oyuncusu da bize karakterlerin gitgide yaşadıkları coğrafyanın bizzat kendine dönüşmelerini trajik şekilde aktarır. Cath olarak karşımıza çıkan Margot Robbie, Edgar’ın yasakları, korkaklıkları ve Heathciff’in erdemsizlikle lanetlenmiş aşkının zehriyle günden güne solar gider. Jacob Elordi ise kendisinden sonra gelen birçok anti kahraman figürünün atası olan Heathciff‘in hem kendi hayatını hem de Catherine’in hayatını cehenneme çevirişini bize kitaptan fırlamışçasına bir oyunculukla yansıtır.
Filmin yapım aşamasından bu yana çok tartışılan noktalardan biri hiç kuşkusuz filmin içindeki yoğun erotizmdi. Yazar bu romanı 1847 de Viktorya Dönemi’nin yükseliş sürecinde yazmıştı ve böyle bir dönemde yolları erotizm ile döşenmiş bir aşkı yazabilmek kolay değildi. Şimdi ise karşımızda bağımlılıklarını, aşklarını bazen de birbirlerine olan nefretlerini tutkulu öpüşmeler ve birleşmeler ile bize aktaran iki karakterimiz var. Kaçmak isteseler de kendilerini buldukları yer ise birbirlerinin kolları… Evet kitap böyle değildi ama sorarım size yazar o dönemde yaşamasaydı, kalemi ve düşünceleri zincire vurulmuş bir kadın yazar olmasaydı, o da bu aşka erotizm katmaz mıydı, sadece kalpleri değil, tenleri de buluşturmaz mıydı? Sonuçta hikâyeler, kaleme döküldükten sonra onu kendi dünyasında şekillendiren herkesindir, herkese aittir… Eminim yazar da Cath ve Heathciff’i Uğultulu Tepeler’in daha ateşli yollarında yürütmemize, kendi benliğimizde onlara yeni yollar açabilmemize izin verirdi.
Gelelim film boyunca gözümüze çarpan diğer küçük ama bir o kadar etkili detaylara. Uğultulu Tepeler’in diğer başrolü kesinlikle iklimi ve manzaralarıdır çünkü Catherine tepenin rüzgarları kadar soğuk, Heathciff ise o aşılmaz tepelerdeki dağlar kadar serttir, film boyunca bu benzerlikler ve tasvirler bize eşlik eder hatta biz durmadan yağan o yağmurların biraz da Heathciff ‘in kalbinin sert topraklarını da yumuşatmasını isteriz. Ama her hikâye mutlu sonla bitmez elbette, ezelden ebede birbirimizin diyen bu iki ruh için rüzgâr ölümden eser, Cath toprağa, Heathciff ise onun yokluğuyla karanlığa ve hiçliğe gömülür ve aşkın suyundan değil zehrinden içen çiftimize böyle veda ederiz. Benim bu noktada tek eleştirim Heathciff’in yok oluşunu ve ruhunun bir hayalete dönüşünü izleyememiş olmamızdı. Zira Cath, Uğultulu Tepeler’e gömülürken Heathciff de onun yanından ayrılmaz ve tepelerin hayaleti olarak anılmaya başlar, yemez, içmez, gülmez, üzülmez sadece o mezarın toprağına tutunan tanımsız bir canavara dönüşür. Hatta bu son bazı yazarları o kadar etkiler ki kendi karakterlerine ilham olur. Milyonlarca kişi tarafından okunan ve izlenene Alacakaranlık Serisi’nin Uğultulu Tepeler’in modernize edilmiş hali olduğunu da sizlere belirtmek isterim ve yine Grinin Elli Tonu’nda Christian Grey de Heathciff’in hamurunda yoğrulmuş bir anti kahramandır.
Karşıtlıklarıyla, erotizmiyle, aşkın saplantılı tarafında duruşuyla ben ekranlarda Uğultulu Tepeler gibi yapımların olmasından ziyadesiyle memnunum. Çünkü şiddetinden korkulan aşklara tanık olma zamanımız gelmiştir. Hatta belki de artık Juliet gibi aşkın zehrini içen, Christian Grey gibi mazoşist bir aşkın pençesine düşen, Kemal Basmacı gibi sevdiği kadının eşyalarıyla bir müze açan, Heathciff gibi sevdiği kadının mezarının hayaletine dönüşen karakterlerin anlatılma ve görülme sırası gelmiştir. Ne dersiniz?