Sevdiğim Sensin: Bir hiçim, hiçliğimde biçare

Sevdiğim Sensin: Bir hiçim, hiçliğimde biçare
Sevdiğim Sensin, sezon projeleri duyurulmaya başladığında en temkinli yaklaştığım işlerden biriydi. Bunun sebebi oyuncuların yetkinliği değil; aksine, beklentinin yüksekliğiydi.

Helin Kandemir, genç yaşına rağmen iç aksiyonu çok güçlü yaşayabilen bir oyuncu; duyguyu büyütmeden, en saf haliyle izleyiciye geçirme becerisine sahip. Aytaç Şaşmaz ise ekranla barışık; romantik dram tonunda ritmi nasıl taşıyacağını iyi bilen bir isim. Ancak teoride güçlü görünen iki ismin pratikte o mistik “çift enerjisini” üretip üretemeyeceği her zaman bir soru işaretidir. Benim mesafem de tam olarak bu tereddütten doğmuştu.



Derken kadro şekillenmeye başladı. Özellikle oyunculuk yolculuğunu keyifle takip ettiğim Barış Baktaş’ın projeye dahil olduğunu öğrendiğim an, radarım bu hikâyeye döndü ve ilgi alanıma girdi. Ön yargı… Gerçekten de insanı yanıltan bir duyguymuş, bunu bir kez daha tecrübe ettim.

İlk tanıtımı izlediğimde Aytaç ve Helin’in enerjisi içime sindi. İkinci tanıtımda tereddütlerim azaldı. Üçüncü tanıtımda ise kendime, “Tamam,” dedim, “ben bu masada varım.”



İlk bölüm bittiğinde ise Erkan ve Dicle’nin çıktığı yolculuk beni gerçekten heyecanlandırdı. Çünkü bir hikâye ne kadar iyi yazılmış olursa olsun, oyuncular o karakteri giyinip yaşamadan izleyiciyi ikna edemez. Sevdiğim Sensin, tam olarak bu noktada kalbi kazandı.

“İşte hayat—

Bitti dediğin yerde başlar…”

Hikâye anlatıcısı Yeşim Aslan’ın bu mottosu, ilk bölümde en çok Dicle’nin hikâyesinde karşılığını buldu. Dicle için hayat zaten hiçbir zaman “başlamış” sayılmazdı. Değersiz hissettirilmiş, sesi bastırılmış, yok sayılmış; varlığı yalnızca annesine bakmakla anlam kazanmış bir genç kadın... Nefes alma sebebi annesiydi. Annesini kaybettiğinde, hayata tutunmasını gerektirecek hiçbir dalı kalmadı.



Dicle'nin kendini Erkan’ın canına siper etmesi aslında bir fedakârlıktan ziyade, kendisinde artık korunacak bir "can" kalmadığını düşünmesiydi. Bu, Dicle’nin kendi hayatına biçtiği değerin sıfır noktasıydı. Kendi canını gözden çıkarması bir kahramanlık anı değil; yıllardır içinde büyüyen değersizlik duygusunun bir sonucuydu. Ölümle arasında artık bir mücadele yoktu, sadece derin bir boşluk vardı.

“Bir hiçim, hiçliğimde biçare…”

Dicle’nin iç dünyası tam olarak buydu. Kendini savunmaya değer görmeyen, varlığını bir başkasına adamış bir kadının çıplak gerçeği… Hayat onun için bir hak değil, ödünç alınmış bir zamandı. Dicle “yirmi yaşındayım” dediğinde; onun adına utandım, ezildim ve ağladım. Yirmi yıla kaç "yok sayılmışlık" sığmıştı kim bilir? Resmi kayıtta yirmiydi yaşı ama ruhu kaç asır yaşlanmıştı?



Erkan ise zengin ve şatafatlı bir hayatın içinde, aslında kendi seçmediği bir yaşamın mahkûmu. Ailesinin sunduğu güç, onun için bir güvenlik ağı değil, ağır bir pranga. Bu yüzden konforu reddedip en zorlu şartlarda askerlik yapmayı, kendi kaderini tayin etmek için bir mücadele alanı olarak seçmiş.

Dicle ve Erkan, temelde aynı yalnızlığın iki farklı yüzü. Biri fakirliğin ve törenin baskısı altında, diğeri servetin ve aile beklentilerinin kıskacında. Sınıf farkları ne kadar keskin olsa da ruhlarındaki o özgürlük arayışı yollarını birleştirdi.



Dicle’nin abileriyle olan bağının boyutunu merak ediyorum. İstanbul’a gittiğinde onları tamamen geride bırakabilecek mi? Yoksa o geçmişin gölgesi peşinden mi gelecek? Civan’ın hastanedeki o pişmanlık dolu bakışları, karakterinin iyilikten yana evirileceğine dair güçlü bir sinyal verdi. Erkan ile Civan arasında kurulacak muhtemel bir dostluk, Dicle için büyük bir destek mekanizmasına dönüşebilir. Ferman ise şimdilik tam bir muamma; dert mi olacak yoksa derman mı, izleyip göreceğiz.

Aldur ailesi ise Dicle’nin ikinci hayatının en büyük sınavı olacak. Bu sınavda, annesinin gölgesinde solan Nilüfer’in Dicle ile el ele verip birlikte çiçek açmasını canı gönülden istiyorum.



Velhasıl kelam; her hafta bu hikâyenin izini sürmek için ekran başında olacağım. Erkan’la birlikte Dicle’ye okuma-yazma öğretirken sadece acımayla değil, ona aşkla baktığı günleri; Civan’ın kardeşine şefkatle sarıldığı anları iple çekiyorum. Civan’ın kardeşine sahiplenici bir sesle "abim" diyerek sarıldığı bölümleri, Nilüfer’in bastırılmış kalbinin yeniden güçle buluşmasını bekleyeceğim...

O zaman ne diyoruz: Sevdiğim Sensin ne istediği hiç sorulmamış tüm kadınların, kendi hayatlarını cesaretle seçtiği günlere ithaf olsun...

Yazan, yöneten, kamera arkası ve önü emeği geçen herkesin yüreğine sağlık.
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER