Vatanım Sensin: Bu doğu aşkı değil, bu etik değil!

Vatanım Sensin: Bu doğu aşkı değil, bu etik değil!
Hiç kuşku yok ki son zamanlarda ekranda sık görür olduğumuz dönem yapımlarının sezondaki en iddialı örneklerindendir Vatanım Sensin. Gerek ele aldığı dönemin hassasiyetiyle gerek esas hikâyenin yanı sıra yardımcı hikayeleriyle, gerek dev oyuncu kadrosu ve genç yetenekleriyle adından sıkça bahsettiriyor bu şahane yapım.

Enfes bir girişle daha ilk bölümden buram buram kalite ve özgünlük kokan dizi ilerleyen bölümlerde de seyirciyi yanıltmadı ve çıtayı gittikçe ileri seviyelere taşımaya devam etti; ta ki seyircinin aklıyla dalga geçercesine sunulan o pusula sahnesine dek. Sanıyorum, yapımın; seyirci ile arasında soğuk rüzgarlar esmesine sebebiyet veren ilk vukuatının bu olduğu hususunda herkes benimle hemfikirdir. Gidişattaki bu aksaklık seyirci kitlesini öfkelendiren ilk hadise olsa da peşi sıra patlak verip hikâyenin bir anda bütün o özgünlüğünden sıyrılmasına sebep olan klişeler silsilesi ve seyreltilen milli mücadele ruhu da bir kısım seyirciyi kızdırdı.
 
Hikâyenin esas kahramanlarından olan Azize ve Cevdet cephesinde ipler malum pusula hadisesinden sonra iyiden iyiye gerilirken, yardımcı hikayeler de uyumsuz bir zincir oluşturmaktan öteye gidemeyen klişeler silsilesi yüzünden gerildiğini söylemek mümkün. Hikâyenin en başında gerek sahip olduğu meziyetler gerekse bu meziyetlerin onlara kattıklarıyla esasında ne kadar derin kişilikler olduğu imaları yapılan karakterlerin bir anda sığlaştırılması ve aptallaştırılması da hiç şüphesiz buna bir örnektir.
 
Yıldız… Ah Yıldız…
 
Yıldız karakteri seyirciye en başından beri kibirli ve bencil olarak aktarıldı. Daha küçücük bir kız çocuğuyken güzelliğinin kız kardeşi tarafından onaylanması uğruna ona zarar verip duygularını hiçe saymaktan çekinmemiş, küçük Hilal için oldukça mühim bir armağan olan tokasını ondan alıp sobaya atacak kadar acımasız davranışlar sergilemiştir. Henüz küçük bir çocukken dahi kendi arzularını diğer insanların hislerinden mühim sayan Yıldız, elbette ki büyüyüp genç ve güzel bir hanım olduğunda da bir nebze olsun değişmedi.  Aksine küçük Yıldız’ın serpilip büyümesiyle çevresinden gördüğü ilgi ve alaka neticesinde hanım kızımızın kibirli bencilliği de iyiden iyiye bilendi; bu ilgiyi kendilerinde kocaman bir ego balonu olarak barındırmakta da hiçbir sakınca görmedi!
 
Dolayısıyla böylesine bencil, kibirli ve yer yer küstah bir karakterin daha birkaç hafta evvelinde zorla evlendirilmek istendiğinde “Özgürlüğü olmayanın istikbali de olmaz.” şeklinde beyanlarda bulunup hemen ardından ona onu istemediğini açıkça belirten bir adama “istikbal” umudu ile yanaşmaya kalkışması, elbette ki şaşırılacak bir olay değildir. Yıldız her vakit kız kardeşinin sahip olduğu meziyetleri görmezden gelmiş ve onu güzelliğiyle ezmeye kalkmış olması yetmezmiş gibi kız kardeşinin âşık olduğunu anladığı adamla, o adama karşı hiçbir his beslemeksizin, yalnızca ve yalnızca statü, güç, servet gibi sebeplerden ötürü nişanlanmakta da hiçbir sakınca görmemiş, hatta ve hatta bu konuda kendini sonuna dek haklı görmüştür. Gel gelelim hırslarının onu sürüklediği bu çirkin yerden hezimete uğrayarak ayrılmak zorunda kalan da yine kendisi olmuştur.
 
Üstelik bu mevzunun devamında gelen bir “Benim bütün hatalarımın sebebi sensin.” fecaati var ki, adeta seyircinin zekasıyla ikinci kez alay edilmiş gibi oldu! Tıpkı Mustafa Sami’nin ölümüne sebep olduktan sonra “Ben ne yaptım?” deyip pişmanlıktan ağlamak yerine “Hepinizden nefret ediyorum!” diyerek ağlayan Yıldız gibi, Yıldız işte… Yine yıldızlığını yaptı ve sözüm ona kırılan gururunun sorumlusunu yine kendisi hariç tüm ailesi ilan etti. Yine “Hepinizden nefret ediyorum!” naraları havada uçuştu, yine kimsenin haberi, onayı, rızası, olmaksızın kalkıştığı bu işin sorumlusu, olaydan bihaber diğer herkes oldu.
 
Açıkçası başlangıçtan bu yana ben dahil, pek çok kişi Yıldız karakterinin yavaş yavaş düzeleceği, samimi bir pişmanlık gösterip kendini sorgulayarak, öz eleştiri vererek değişime uğrayacağı ve seyirciye güzel bir mesaj vereceği yönünde epeyce umutluyduk. Fakat olaylar gelişip hikâye ilerledikçe böyle olmayacağı kesin bir şekilde tescillendi. Yıldız karakteri bu vakte kadar seyirciye öylesine sevimsiz göründü ki kendisini hiç sorgulamadan, bir parça dahi pişmanlık belirtisi göstermeden “Ben değiştim.” tavırları, onu koruyup kollama güdüsüyle hareket eden ailesine karşı kalkan gibi kuşandığı bencilliği, sorumsuzluğu ve daha pek çok olumsuz davranışı yüzünden izleyici ile arasındaki buzları eritmesi biraz zaman alacak gibi görünüyor.


 
Öte yandan bir de Ali Kemal ve Yıldız meselesi var, sevenlerinin Doğu tarzı bir aşka benzettiği. Şahsım adına konuşmam gerekirse, ilk birkaç bölümdeki Ali Kemal - Yıldız cilvelenmeleri ciddi manada rahatsız eden bir durum oldu. Henüz hikâyeye giriş aşamasındayken esas kahramanlarımızın çocukları olan iki karakterle böyle tanışmamız hoş olmadı. Ali Kemal ve Yıldız arasında genetik bağ olmadığının altı çizilse de bir arada "kardeş gibi" büyüdükleri imajı çizilerek yapılan hikaye hatası bazı seyircilerin gözünde karakterler arasında hoş görülemeyecek, etiğe aykırı bir vaziyet olduğu yorumları yapılmasına sebep oldu.. Ali Kemal'in de, Yıldız'ın da başına gelenler temelde yapımın hatası olmalı ki zaman içinde bu hatadan vazgeçmeye çalışırken karakterleri kırıp döküp, yerle bir ettiler.
 
Nasıl mı? “Beni, aileni bırakıp gidemezsin Ali Kemal!” diye ağlayan Yıldız’a bakalım... Yıldız’ın kırılgan, hassas yanını ve hisleri yüzünden aile bellediği insanları geride bırakıp çekip gitme kararı alan Ali Kemal’in suçluluk hissini, çaresizliğini ilk bu sahnede gördük. Sanırım bu sahnede herkesin içi şöyle bir cız etmiştir. Kendisini izlediğini bildiği Ali Kemal’i kıskandırmak için Leon’a alaka gösteren Yıldız da anlaşıldı, e gençtir; o kadar hata da yaptırır sevda dedikleri, denildi. Bir yere kadar Yıldız’ın tüm hatalarının geri dönüşü, telafisi olabilirdi ta ki Mustafa Sami’nin ölümüne sebep olup beş dakika evvel mezarı başında zırıl zırıl ağlarken hemen sonrasında Veronika’nın karşısına geçip göğsünü gere gere “Ben yaptım!” diyene kadar. Seyircinin büyük bir kısmı kayışları orada kopardı sanıyorum. E tabi bir de bu sahneden önce “O vakit beraber ölürüz!” diyen Ali Kemal’e sırtını dönüp Leon’un boynuna sarılarak “İyi ki geldin.” diyen Yıldız var.
 
“Benim bütün hatalarımın sebebi sensin!”
 
Şahsen benim beklentim Dimitri mevzusundan evvel Ali Kemal ve Yıldız’ın hikayesine girilmemesi, bu hikâyenin o vakit gelene dek ikilinin içinde sızlayan bir yara olarak bırakılmasıydı. Evvela Ali Kemal ve Dimitri gerçekleri gündeme gelecek, genç adam benliğini bulma mücadelesi içerisinden galip çıkarak kendi kimliğini oluşturacak, ardından iki genç arasındaki bu fırtınalı ilişki zamana yayılarak, usul usul anlatılacaktı. Şayet böyle olsa ve bu süreçte Ali Kemal, Eleni ile oynamayı, Yıldız’da Leon'la oynamaya çabalamayı bıraksa bu hikâyenin bir oluru olurdu, çok da güzel olurdu.
 
Özetlemek gerekirse Ali Kemal ve Yıldız’ın bir aşk hikayesi olmamalıydı kanımca. Mevzu bahis hikâye ancak ve ancak Dimitri ve Yıldız için yazılabilir, yalnızca böyle bir durumda kabul görülebilirdi.

Efendim, neymiş? Kardeş olmadıklarını bilerek büyümüşler.
Hadi oradan!

Neyse neyse, bu arada size sevdiği kadının bileklerini bir bebeğinkini tutar gibi tutan, Kafka’dan, Aristo’dan kelamlar edip bedenini de yüreğini de vuran kadını her seferinde affeden Leon ile bir yandan ailesine, bir yandan sevdiği kadına, bir yandan da vatanına sahip çıkmaya çalışan Cevdet’ten bahsetmiş miydim? Bir ara size Leon ve Cevdet hakkında bir iki kelam etmek isterim.

O vakte kadar da esenlikler dilerim efendim, görüşmek üzere! 
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER