Kiralık Aşk: Sırça Köşk'ü yıkmak için kaç kelle gerekir?

Kiralık Aşk: Sırça Köşk'ü yıkmak için kaç kelle gerekir?
Bize bir hikaye anlat Türkan anneanne, Defne'yi dizine oturttuğun gibi bizi de yanına boy boy sırala sütlaç kokan mutfağında. Kötülerin, iyilerin, doğruların, yanlışların olduğu her şerde bir hayır olan, sonunda iyilerin mutlaka kazandığı bir hikaye olsun. Hikaye bittiğinde seninle beraber göbek atacağımız, megafonu alıp komşulara müjdeleyeceğimiz, sokaklarda koşacağımızdan olsun. Bitti dediğimiz anda en güzel şeylerin başladığından olsun. Hatta zahmet olmazsa o güzel lokma tatlından yap hani bir tanesini yediğinde insanı biraz gamsız biraz kaygısız yapandan. Aklına gelmediyse bir hikaye, şurada Fikret'in çantasında duran "kırmızı kaplı kitabı anlat bize hani adı "Sırça Köşk" olan. 

Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış. Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş. Alın teriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi de gözlerine kestiremezlermiş, çünkü elleri işe yatkın değilmiş. Bir gün, uzun bir yolculuktan sonra yüksekçe bir tepede oturup aşağıdaki ovada yayılan büyük bir şehre garip garip bakarlar, acaba bu bilmediğimiz yerde nasıl karşılanacağız, diye acı acı düşünürlerken, içlerinden birinin aklına yaman bir fikir gelmiş, hemen yerinden fırlayıp "gelin benimle bu şehirde sırça köşk yapıp çok rahat yaşayacağız" demiş.

Diğerleri "sırça köşk ne?" derken kendilerini şehirde bulmuşlar. Bu şehirde yaşayan herkes elinden gelen işi yapar, kendi başına buyruk, beyler gibi yaşarmış. Tarlalarda, dükkanlarda insanlar arı gibi çalışır, kazanan kazanamayana destek olur, malını lüzumuna göre başkasıyla değişir, kavgasız dövüşsüz, efendisiz uşaksız, ömrünün sonunu bulurmuş. Gündelik işlerini gördürmek, nizalarını yatıştırmak için aralarından seçtikleri adamlar hemşerilerine hizmet etmekten başka şey düşünmez, zorbalığı akıllarından bile geçirmezlermiş.

3 arkadaş birden, şehrin meydanında "burada sırça köşk yok mu, ne kadar şaşırtıcı bilmiyorlar bile sırça köşk nedir, o zaman başka yere gidelim" diye konuşmaya başlamışlar. Herkes "ne ola ki bu sırça köşk anlatın yapalım" derken  halk toplanıp sırça köşkü inşa etmeye başlamışlar. Herkes sırça köşkümüz var diye sevinip bütün ihtiyaçlarını karşılamışlar. Sırça köşk zamanla büyümüş, giderleri artmış halka giderek yük olmaya başlamış. Sırça köşkün ihtiyaçları karşılanamadığında, sırça köşktekiler zora başvurmaya başlamış, halkın yiyeceğini, içeceğini zorla alır olmuşlar. İtiraz edenleri de sırça köşkün bodrumuna kapatırlarmış.


Halk bu beladan kurtulmaya çalışmaz, sırça köşkün adamları da köşkün hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğu düşüncesini yayıp, safları inandırır, inanmayanları hile ve zorla sustururlarmış. Zamanla halkın vereceği bir şey kalmamış. Son koyunlarını da sırça köşke vermişler. Üç arkadaşdan biri halk için ne kadar fedakarlık yaptıklarını anlatıp getirilen koyunların kellerini halka dağıtılacağını söylemiş. Dağıtılan kellelerde biri bakmış beyni yok,  biri bakmış dili yok , biri bakmış gözü yok. " Ziyan edersinizdiye böyle verdik" diyen sırça köşk sahiplerine biri "bana böyle başın lüzumu yok "diye kelleyi fırlatınca, o yıkılmaz denilen sırça köşkte bir gedik açılmış. Herkes kelleri fırlatınca sırça köşk tuzla buz olmuş. Halk eski hayatına böylece geri dönmüş.

Bizde de bir hikaye var anlatması zor olup yaşanması gereken. Ne evvel zaman içinde başlıyor, ne de pireler tellal oluyor. Ama masal gibi. Defne ve Ömer'i bilinmez bir gecenin sabahında et alırken biri gözleriyle, biri de karnından konuşarak mutluluklarını anlatıyorlardı etrafa. Ömer aşkta da savaşta da temkinli olmaktan atılgan olmaya doğru yelken açmıştı. Hangi aşk zaten temkinli sevmeyi kabul eder ki? Nefes alıyorsak değil, nefesimiz kesiliyorsa aşk yaşamıyor muyuzdur?

Aşkın evrilme hallerinde rüzgarın en sertine maruz kaldılar mı, muamma ama eğilip büküldükleri ve değiştikleri bir gerçek. Eskiden "bana gidelim" diyen diller şimdi "bize gidelim"e evriliyordu. Artık duruşları bundan sonraki adımları "ben"cilce değil "biz"ceden geçiyordu. Zamanı gelmeden "biz olduk bile" dedikleri gibi "yerimi buldum" demeleri de zamansızdı. Sessiz ve derinden, kendileri bile fark etmeden hayattaki yerlerini almaya başlayıp ilan ediyorlardı. "Ömer'in Defnesi" ve "Defne'nin Ömer'i" gerek aile toplantılarında birleşen ellerle gerek sergide birleşen bedenlerle de bunu herkese ilan ettiler.

Artık herkes "olması gereken yerde" tarafını belirleyerek yön verecekti bu aşka. Geçmişi unutup ileri bakma zamanıydı. Mutlu sonu -düğünü değil- birlikte geçecek bir hayatı düşünme zamanıydı. Bundan sonra rüzgarlar esebilir, savaşlar da çıkabilir ama Ömer ile Defne'nin duracağı yer de, taraf da belli. Birisi yuvasını, birini aydınlık tarafına sıkı sıkıya sarılarak merak etme "üzmem seni" diyerek de adeta bize göz kırpıyorlardı.


Yazı devam ediyor..
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER