Azize: ''Bir sebep bulmalıyız ruhu özgür kılmaya.''
Sena Şener, Sendin Düşmanım dinleyerek okumanızı tavsiye ederim.
Tutunacak son bir dal, belki son bir umut. Yaşama bağlayan o ince çizgi. Nasıl geçer o çizgiyi kalbine çekmenin acısı? Sanki biri ölmüş de saklamak zorundaymışız gibi bir acı mesela. Herkesin intikam diyip geçeceği noktaya adalet diyip bir nebze soluklanacağını zannetmek gibi bir acı. Kardeşini uğurlamaya hazırlanan bir abladan çok daha fazlasıydı izlediğim. Nefretini ruhunu yaşatmak için taze tutmak belki. Peki ya bizim intikamımıza bir başkasının nefreti karışırsa? Barbaros gibi bir karanlıktan bahsediyorum. Yıldız'a yaptığı diyaloglar dahi umurumda olmadı bölümün sonlarına doğru. Pisleşeceği kadar pisleşip sinir bozucu noktaya ulaştığında artık ziyadesiyle irite olmuştum zaten. Herkesin hayatı hakkında bir fikri ve zikri olan kötüleri sevmem. Barbaros'u sevmem de bu açıdan mümkün değildi. 

Aslında düşünüyorum da biten intkamdan daha acı veren şeyler olmalı. O intikamı kurarken ardında bıraktığın insanın da koca bir yalan olmasını fark etmek gibi mesela. E ne yapacağız şimdi? Başa mı sarmalıyız yoksa bir kez daha mı harlamalıyız içimizde hesabını veremediğimiz yangınları. Okan'da bir şeyler olduğunu sezip nasıl bir yerden patlak verecek diye bekliyordum. 20 yıl evvel babasını saat dokuza teslim edip oradan hiç kurtulamayan kız çocuğuna uzanması da düşük ihtimaldi benim için. Ruhunu şeytana satanlardan bahsediyorum evet. Ne hoş bir tabir değil mi? Üstelik artırıyor da bu noktada Barbaros Karakaya. ''Şeytan da seni benimle tanıştırdı.'' diyerek noktalıyor aslında koskoca 20 yılı. Peki ya sonrası? Tahmin etmek hiç de zor değil. 



Kardeşinin değil kardeşinin ruhunun katili olduğunu düşünüp acı çeken bir kardeş daha var. Bir yol bulup yaşatamazsa daha da beter gömülecek kendi ruhuna. Benim için bölümün en sağlam sahnesi de oydu. Çocukluğunu yan odasında sesini duyduğu abisinin şarkısına emanet bırakıp yolun sonunda da cezaevine abisini bırakan bir kardeş. ''Senden bir canavar yarattık biz, affet.'' 

Ne çağrıştırdı bu size? Bana Kartal'ın yüreğinin tahmin ettiğimden daha büyük, vicdanının daha derin, omuzlarında taşıdığı yükün de karanlığın dibine daha çok çeken bir bataklık olduğunu. Geride bıraktığım üç bölümde de farklı Kartallar izlemeye devam ediyorum. Muhtemelen bir sonraki bölümü yazarken de aynı şeyleri söylüyor olacağım. Azize'nin en sevdiğim yönlerinden biri de bu oldu. Sınırları net çizilen karakterler değil, derinliğiyle her yöne adım atabilecek çapta karakterler izliyoruz. Çıkıp Balkan bile kötü değil deseler inanırım. Acırım en önemlisi de ona. Kötüye acınmaz, bunu da çok iyi bilirim. 



Samimiyet ve sıcaklık ilkesine dayanan sorgu güzeldi. Belki Kartal Azize'ye çekildi, belki Azize Kartal'da bir ışık buldu. Ama olmasaydı sonumuz böyle, elinde börekle dalmasaydı sahneye Asya kızımız. Üstelik kendi elleriyle yaptığının vurgusu olarak üzerinde peçete kapatılmış bir borcam ile karşıladık onu. Halbuki CIA diyorduk? Ne oldu şimdi.. 

Bir de kıskançlık krizine girip bir an evvel kurtulmak adına gördüğü ilk yanlışa atlayan ve Azize'nin elindeki telefonu kapıp ''bunun kilidini açacaksın'' tarzı varoşluğa giren bir hatunu mu beş kelli felli adam oturup dinliyor? Bunu da tartışmalıyız o halde. Komik oluyor çünkü. Asya'nın mayasına uydurulamayan her yeni girişimde karakterin aurasını biraz daha ekşitiyorsunuz. Tadı kaçıyor.



Abisi tarafından Asya ile karşılaştırılması dahi bir çeşit gurur muharebesine çıkarmaya elbette yeterliydi Tuna için. Ama eksikti. O karmaşasıyla kapatılmayan eski defterlerinin karşısında durması mesela. Tuna'dan bu bölüm aklımda kalan, kursakta kalan heves, titreyen ses, dolan bir çift gözdü. Onu güçlendirenin de öldürmeyen kalp sancısı olduğunu öğrenmiş olduk böylece. Basit bir hikayesi, ağır bir hayal kırıklığı varmış Bir kez daha saygı duydum. Kimseye eder mi peki şikayet? 
Bana kalırsa kendi haline çoktan ağlayıp geçmiş. 



Barbaros Karakaya'nın biricik erkek torunu, namı diğer veliahtı. Yıldız Alpan'ın hayatla arasında kalan tek bağı. Kuzey. Dedesinin tabiriyle ayılma bayılma gelerek veliahtlıktan uzaklaşma tehlikesi olan hikayenin belki de en masum derbederi.

Epilepsi krizi elbette bu aleme ters fakat biz zaten sanat ruhlu çocuklarız. Yolumuza bırakmazlar bizi. Dört yanımız savaştır ve zaten savaşın ortasına bizzat biz doğmuşuzdur. Kardeşini çağrıştırırız yüreği kora dönüşmüş bir ablaya. Pes etmememiz gerektiğini, hayallerimize inanmamız gerektiğini dinleriz. Ve biz, alt katında dehlizlerin olduğu bu koca malikanede temiz kalan tek şeyizdir.

Kuzey üzerinden sağlam bir kontrat yaptı Yıldız. Muhtemelen kapanırken yüreğini de gömdüğü eski bir kalp kırıklığına karşı ''Kuzey'i alırsa o anda babamı öldüreceksin.'' dedi ve son noktayı koydu. Gelinliğini giymesine izin vermeyeceğini söyleyen  bir adamla o evlilikten doğan çocuğu üzerinden yaptı bu anlaşmayı. Söyleyecek pek de bir şey bırakmadı bana böylece. Dünya'ya gelirken katil ilan edilen ve bu kadar yarayla nasıl yaşadığına akıl sır erdirememe rağmen babasından da ''kendin gibi zayıf bir çocuk yetiştirdin'' cümleleri duyduğuna şahit olduğum, kendinde bulacağı bir umudu kalmadığına da bizzat emin olduğum bu hikayenin en sağlam hatunlarından biri. Ona saygım ilelebet sürecek. 



Evet evet damadına dört dörtlük cenaze töreni düzenleyen, cateringinden tutun da nefesi kuvvetli hoca tayfasına kadar düşünen Barbaros Karakaya naifliği var bu akşam üstümde. 

Bölüm başlarında çok akıcı sonlarına doğru da bir miktar sıkıcıydı ama hakkını yemeyeceğim asıl konu benim için müziklerdi. Birinci bölümle karşılaştırılamayacak kadar kaliteliydi bölüm müzikleri. Bazı sahneleri tek başına sırtlayan ve yükselten fonlar duydum. Hatta bölümün ardından Youtube'a girip dinlediğim birkaç fon dahi oldu. Geçen bölümlerde var mıydı yoksa dikkatimi mi çekmedi bilmiyorum ama Jenerik de bir hayli hoş olmuş. Emeği geçenlere ve anlattıklarıma bir de benim çerçevemden bakan sizlere bir kez daha teşekkürler. 

Haftaya görüşmek üzere,
İrem. 
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER