Daha On Yedi: Kırmızı iple bağlanan hayatlar

Daha On Yedi: Kırmızı iple bağlanan hayatlar
“Kendi yoluna gitmek istedin ama bir şekilde biz hep aynı yola çıktık. Bu hayat mı, kader mi yoksa adını söylemeye cesaret edemediğimiz başka bir şey mi bilmiyorum. Şunu fark ettim: Ben her seferinde içten içe seninle o yolda karşılaşma umudunu taşımışım içimde.”
 
Kırmızı ip inanışına göre, hayatları birbirine değmesi gereken iki insanın serçe parmakları görünmez bir iple birbirine bağlıdır. Bu ipin ne zaman bağlandığını, ne kadar uzadığını ya da iki insanı birbirine ulaştırmak için hangi yollardan geçeceğini bilmezsiniz. Bazen araya mesafeler girer, yollar ayrılır, vazgeçişler yaşanır; insan kendi yoluna gitmeye karar verir. Ama ipin iki ucu ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, aralarındaki bağ kaybolmaz. Aras ve Leyla’nın birbirlerinin hayatındaki yerini anlatmanın en anlamlı yollarından biri de bu. Bazı bağlar, birbirine yaklaşırken değil; uzaklaşmaya çalışırken kendini belli eder. Aras ve Leyla’nın hikâyesinde de ne zaman yollarının ayrıldığına inansak, bir şekilde yeniden aynı yerde buluştuklarını görüyoruz. Aras’ın bütün çabası Leyla’yı kendisinden uzak tutmakken hayat onu dönüp dolaşıp Leyla’nın yanına çıkarıyor.
 
“Teşekkür ederim.”
“Etmene gerek yok, zaten benim yüzümden oldu kaza. En azından bunu yapayım.”
 
Leyla gerçekten geri çekildiğinde Aras’ın kendisine koyduğu mesafe de uzun süre dayanamıyor. Öncesinde birçok sahnede bu durumla karşılaşmıştık. Fakat Leyla öylece kolunu tutarken yanlarına yaklaşıp Ezgi’nin fularıyla kolunu boynuna bağlaması da bunun en güzel örneklerinden biriydi. Sahnede söylediği her şey mantıklı, yaptığı her şey gerekli görünüyor. Kendisine itiraf edemediği duyguların farkında olmasına rağmen onları bir isteğin değil, gerekliliğin arkasına saklıyor. Üstüne yüklediği sorumluluklarını, rasyonelliğiyle gerekçelendiriyor. Sevgisini eylemlerinde taşıyor. Ondan, yine onun iyiliği için uzak durmaya karar verse de yanına yaklaşmak için hala bir sebep buluyor. Kendini Leyla’dan mahrum bırakmaya gücü yeterken Leylasızlıkla mücadele edemiyor.
 
“Üzülmeseydi şarkılar
 Hala sana yazılıyorlar
 Hala buram buram sen kokuyorlar.”
 
Aras’ın kendisine kurduğu bütün bu katı düzen, Leyla karşısına çıktığında bir anlığına bozuluyor. Leyla içeri girdiğinde ona uzun zamandır görmediğimiz bakışlarla bakması, ilk günlerdeki o küçük heyecanı yeniden yüzüne taşıyor. Hepimizin, onlarda izlemeyi en çok özlediği detay buydu. Sanki yaşanan onca şey bir anlığına ortadan kalkıyor ve Aras, Leyla’yı sessiz sedasız kendisinden uzak tutmaya karar vermeden önceki haline geri dönüyor.
 
Hemen ardından ise yanında Doğukan’ı gördüğünde yüzündeki o değişimi izliyoruz. Burada yalnızca o anın huzursuzluğu değil, kendisine hiç sormadığı ihtimaller de var. Leyla’nın yanında başkasını görünce ilk kez, kendi elleriyle geri çekildiği bir yerde artık kendisinin olmayabileceğini fark ediyor. Sanırım Aras’ın söyleyemediği “keşkeler” tam olarak burada gizli. Keşke Leyla’dan uzak durmakla onu kaybetmenin aynı şey olmadığını daha önce fark etseydi. Keşke kendisi için doğru olduğuna inandığı şeyin, Leyla’nın ne istediğiyle bir olmak zorunda olmadığını görebilseydi. Sevdiği kişiyi incitmemek için aldığı kararın hem onu daha çok incittiğini hem de kendisini hiç istemediği bir ihtimale yaklaştırdığını, ancak o ihtimal karşısında gerçek bir yüz kazandığında fark ediyor.
 
“Bak senin şeklin şemalın yerinde. Oturmasını kalkmasını da biliyorsun. Eşin dostun da var. Öyle ben buradayım diye bağırmana gerek yok.”
 
Kendisinin çalıştığı yerde birer müşteri olarak karşısına çıkmaları, Aras’ın içten içe taşıdığı yetersizlik hissine de dokunuyor. Leyla’nın onu bulaşık yıkarken görmesinden duyduğu mahcubiyetin üzerine, yanında başka birinin bütün rahatlığıyla durduğunu görmek; Aras’ın, Leyla’nın hayatındaki konumunu yeniden düşünmesine sebep oluyor. Belki de Doğukan’a söylediği bu cümlede, karşısındaki adamı tarif etmekten çok kendisiyle yaptığı kıyası okuyoruz.
 
“Sen mi tamir ettin?”
“Ya işte, olduğu kadar.”
“Olduğu kadar… Ne güzel. Bozulan kırılan her şeyi tamir edebiliyorsun.”
“Keşke ama her şeyi değil.”
“Üzme kendini. Sonuçta olduğu kadar.”
 
Aras’ın bozulan şeyleri düzeltmeye dair böyle sessiz bir çabası var. Aslında bütün hikayesi biraz da bundan ibaret: elinden geldiği kadar düzeltmeye, elinden geldiği kadar onarmaya ve elinden geldiği kadar can yakmamaya çalışıyor. Ama söz konusu Leyla olduğunda ne kadar uğraşırsa uğraşsın her kırığı eski haline getiremeyeceğini öğreniyor. Ezberleri ilk kez onunla bozuluyor. Leyla ise tüm kırgınlıklarına rağmen gün sonunda kendini bir ayın üstünde Aras’ı düşünürken buluyor.
 
“Şimdi ilk defa o umut ellerimin arasından kayıp gidiyor. Gözlerindeki o insana yaşama hevesi veren ışık benim yürüdüğüm yola düşmüyor. Sen iyi olacaksan buna da tamam.
 
Aras’ın sevgisindeki en ağır taraf bu. Leyla’nın iyi olması için kendisinin onun hayatında olmamasına razı olabiliyor. Bunu yaparken ne hissettiğini inkâr etmiyor; kendi payına düşen acıyı, onun yaşayabileceği zararın önüne koymuyor.
 
Aras bu bölümde ilk kez Leyla’yı kaybetmekten korktuğu için değil, onu kaybetmeyi göze aldığı için canının yanmasıyla yüzleşti. Ve bütün “keşke”ler, tamir etmeye çalıştığı kırıklar ve koyduğu mesafeler yine aynı yere çıkıyor: Leyla’ya.



BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER