“Kendi yoluna gitmek istedin ama bir şekilde biz hep aynı
yola çıktık. Bu hayat mı, kader mi yoksa adını söylemeye cesaret edemediğimiz
başka bir şey mi bilmiyorum. Şunu fark ettim: Ben her seferinde içten içe
seninle o yolda karşılaşma umudunu taşımışım içimde.”
Kırmızı ip inanışına göre, hayatları birbirine değmesi
gereken iki insanın serçe parmakları görünmez bir iple birbirine bağlıdır. Bu
ipin ne zaman bağlandığını, ne kadar uzadığını ya da iki insanı birbirine
ulaştırmak için hangi yollardan geçeceğini bilmezsiniz. Bazen araya mesafeler
girer, yollar ayrılır, vazgeçişler yaşanır; insan kendi yoluna gitmeye karar
verir. Ama ipin iki ucu ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, aralarındaki bağ
kaybolmaz. Aras ve Leyla’nın birbirlerinin hayatındaki yerini anlatmanın en
anlamlı yollarından biri de bu. Bazı bağlar, birbirine yaklaşırken değil;
uzaklaşmaya çalışırken kendini belli eder. Aras ve Leyla’nın hikâyesinde de ne
zaman yollarının ayrıldığına inansak, bir şekilde yeniden aynı yerde
buluştuklarını görüyoruz. Aras’ın bütün çabası Leyla’yı kendisinden uzak
tutmakken hayat onu dönüp dolaşıp Leyla’nın yanına çıkarıyor.
“Teşekkür ederim.”
“Etmene gerek yok, zaten benim yüzümden oldu kaza. En
azından bunu yapayım.”
Leyla gerçekten geri çekildiğinde Aras’ın kendisine koyduğu
mesafe de uzun süre dayanamıyor. Öncesinde birçok sahnede bu durumla
karşılaşmıştık. Fakat Leyla öylece kolunu tutarken yanlarına yaklaşıp Ezgi’nin
fularıyla kolunu boynuna bağlaması da bunun en güzel örneklerinden biriydi.
Sahnede söylediği her şey mantıklı, yaptığı her şey gerekli görünüyor.
Kendisine itiraf edemediği duyguların farkında olmasına rağmen onları bir
isteğin değil, gerekliliğin arkasına saklıyor. Üstüne yüklediği sorumluluklarını,
rasyonelliğiyle gerekçelendiriyor. Sevgisini eylemlerinde taşıyor. Ondan, yine
onun iyiliği için uzak durmaya karar verse de yanına yaklaşmak için hala bir
sebep buluyor. Kendini Leyla’dan mahrum bırakmaya gücü yeterken Leylasızlıkla
mücadele edemiyor.
“Üzülmeseydi şarkılar
Hala sana
yazılıyorlar
Hala buram buram
sen kokuyorlar.”
Aras’ın kendisine kurduğu bütün bu katı düzen, Leyla
karşısına çıktığında bir anlığına bozuluyor. Leyla içeri girdiğinde ona uzun
zamandır görmediğimiz bakışlarla bakması, ilk günlerdeki o küçük heyecanı
yeniden yüzüne taşıyor. Hepimizin, onlarda izlemeyi en çok özlediği detay
buydu. Sanki yaşanan onca şey bir anlığına ortadan kalkıyor ve Aras, Leyla’yı
sessiz sedasız kendisinden uzak tutmaya karar vermeden önceki haline geri
dönüyor.
Hemen ardından ise yanında Doğukan’ı gördüğünde yüzündeki o
değişimi izliyoruz. Burada yalnızca o anın huzursuzluğu değil, kendisine hiç
sormadığı ihtimaller de var. Leyla’nın yanında başkasını görünce ilk kez, kendi
elleriyle geri çekildiği bir yerde artık kendisinin olmayabileceğini fark
ediyor. Sanırım Aras’ın söyleyemediği “keşkeler” tam olarak burada gizli. Keşke
Leyla’dan uzak durmakla onu kaybetmenin aynı şey olmadığını daha önce fark
etseydi. Keşke kendisi için doğru olduğuna inandığı şeyin, Leyla’nın ne
istediğiyle bir olmak zorunda olmadığını görebilseydi. Sevdiği kişiyi
incitmemek için aldığı kararın hem onu daha çok incittiğini hem de kendisini
hiç istemediği bir ihtimale yaklaştırdığını, ancak o ihtimal karşısında gerçek
bir yüz kazandığında fark ediyor.
“Bak senin şeklin şemalın yerinde. Oturmasını kalkmasını
da biliyorsun. Eşin dostun da var. Öyle ben buradayım diye bağırmana gerek
yok.”
Kendisinin çalıştığı yerde birer müşteri olarak karşısına
çıkmaları, Aras’ın içten içe taşıdığı yetersizlik hissine de dokunuyor.
Leyla’nın onu bulaşık yıkarken görmesinden duyduğu mahcubiyetin üzerine,
yanında başka birinin bütün rahatlığıyla durduğunu görmek; Aras’ın, Leyla’nın
hayatındaki konumunu yeniden düşünmesine sebep oluyor. Belki de Doğukan’a
söylediği bu cümlede, karşısındaki adamı tarif etmekten çok kendisiyle yaptığı
kıyası okuyoruz.
“Sen mi tamir ettin?”
“Ya işte, olduğu kadar.”
“Olduğu kadar… Ne güzel. Bozulan kırılan her şeyi tamir
edebiliyorsun.”
“Keşke ama her şeyi değil.”
“Üzme kendini. Sonuçta olduğu kadar.”
Aras’ın bozulan şeyleri düzeltmeye dair böyle sessiz bir
çabası var. Aslında bütün hikayesi biraz da bundan ibaret: elinden geldiği
kadar düzeltmeye, elinden geldiği kadar onarmaya ve elinden geldiği kadar can
yakmamaya çalışıyor. Ama söz konusu Leyla olduğunda ne kadar uğraşırsa uğraşsın
her kırığı eski haline getiremeyeceğini öğreniyor. Ezberleri ilk kez onunla
bozuluyor. Leyla ise tüm kırgınlıklarına rağmen gün sonunda kendini bir ayın
üstünde Aras’ı düşünürken buluyor.
“Şimdi ilk defa o umut ellerimin arasından kayıp gidiyor.
Gözlerindeki o insana yaşama hevesi veren ışık benim yürüdüğüm yola düşmüyor.
Sen iyi olacaksan buna da tamam.
Aras’ın sevgisindeki en ağır taraf bu. Leyla’nın iyi olması
için kendisinin onun hayatında olmamasına razı olabiliyor. Bunu yaparken ne
hissettiğini inkâr etmiyor; kendi payına düşen acıyı, onun yaşayabileceği
zararın önüne koymuyor.
Aras bu bölümde ilk kez Leyla’yı kaybetmekten korktuğu için
değil, onu kaybetmeyi göze aldığı için canının yanmasıyla yüzleşti. Ve bütün “keşke”ler,
tamir etmeye çalıştığı kırıklar ve koyduğu mesafeler yine aynı yere çıkıyor:
Leyla’ya.