Vatanım Sensin: Akrebin Umudu

Vatanım Sensin: Akrebin Umudu
"Açık havayı, gökyüzünü gördü ve derin bir nefes aldı. Nisan güneşi toprağı ısıtıyor; vadilerde hayat fışkırıyor, tomurcuklar patlıyor, ekinler yükseliyor...

Emile Zola'nın bu sözleriyle bitiyor başyapıtı "Germinal". 1860 yılında Fransa'da maden işçilerinin gerçek açlık grevini anlatan bu roman, Zola'nın ölümünden sonra işçi sınıfını temsil etmeye başlamıştır... "Tohum" veya "filiz" anlamını taşıyan başlığı, modern sistem içerisindeki yaşamın değersizliğine dayanamayıp, adeta bir tomurcuk gibi toprağından taşmaya başlayan alt tabaka insanlarına işaret eder...



Bir hikaye bu tümcelerle sona ererken, diğer bir hikayenin nefesi olur. Her yüzyılda farklı bir savaş ile karşı karşıyadır insanlık; bazen para için mücedele verirken, bazen de şeref, statü ya da sadece hayatta kalma mücadelesi verilir... Lâkin her bir savaşın ortak noktası vardır ki; o da bir gün sona ereceği umududur.

"Yalnız değilsin, bunu bil yeter. Bak bu orduda nice asker var, bir arada olduklarında çok şey yapabilirler. Ve inan bana, bundan daha umut verecek bir şey yok..."

İşte bu yüzden ışık saçtı bu sözler, 1920 savaşının karanlığında; o iki asker buluştuğunda. Nereden kaynaklanıyordu Leon ve Spiros'un saniyesinde kurdukları bu bağ? İzleyici bu ikiliyi anında benimserken, belki de önce farkına varamadı, Spiros'un sözlerinin.

"Maşasınız hepiniz!...

Hiçbir şey geride kalmadı. Günahlarımız peşimizi bırakmıyor, hiçbir şey geride kalmadı..."



Katletmek zorunda olduğu canların pişmanlığı ile kavrulması değildi sadece Leon'u tetikleyen. Spiros pişmandı, korkuyordu ve yorgundu belki de, ama Leon'u ona doğru bir adım attıran, fikirlerinin benzerliği değildi sadece. Eminim ki, bir sözcükle yandı yüreği, onu hiç unutamadığı bir ana sürükledi yeniden. 'Kardeşim' dediği, af dilemesi için yalvardığı, kendi emriyle katlettiği adamın sözleri yankı etti yine zihninde.

Yorgo.

"Hiçbir bayrak insan canından kıymetli değildir. Bizim burada ne işimiz var? Anadolu'ya soydaşlarımızın hürriyeti için gelmedik mi? Bu hürriyeti masumların kanıyla mı tesis edeceğiz?"

"Gerekirse evet... Kan dökeceğiz..."

"Sen nasıl bu kadar gaddar oldun Leon? Kimsenin maşası olma!"

O an bu kelimelerin anlamını idrak edemeyen Teğmen, birkaç ay sonra uğruna savaştığı bütün gerçekleri değiştireceğini bilemezdi elbette. En yakın arkadaşlarının ölüm emrini verirken hissetti ilk kez o acıyı, savaşın gerçek yüzünü ilk kez orada gördü. Babasına, o emri vermemek için yalvaran gözlerle bakarken; ilk kez orada tattı askerlerin acımasızlığını. Kendini adadığı ordunun gerekirse ona da siper alacağını, arkadaşlarının düşman ilan edilmesiyle anladı. Bu Leon'un yüzüne tokat gibi çarpan ilk gerçekti.



İkinci gerçeği, askerlerinin gülerek, keyiflenerek anlattıkları tecavüzlerde buldu. Halkların, milletin, kadınların, kızların, çocukların dahi ırzına geçmek sadece kişisel bir şey değildi; savaşın bir silahıydı da. Aşağılama, korkutma, hükmetmeydi. Masumların canına susarken, üstün görmekti kendini. Duyduğu sözler midesini bulandırırken, tahammül bile edemedi onlara. Elinden gelen tek şey, oradan uzaklaşmaktı... Ve Leon yine çaresizdi. Bu öyle bir çaresizlikti ki, içinde bulunduğu çemberin ne dışarısına çıkabiliyor, ne de artık rahat edebiliyordu sınırları içerisinde. Ateşten bir çember içerisinde sıkışıp kalan akrepleri bilirsiniz ya? Onlar kendilerini sokarak intihar ederler diye rivayet edilir... İşte Leon da yanlışlarla dolu hayatında öylesine bedbaht bir durumda bulmuştu kendisini. Yüreğinin iyiliği vicdanını kavururken, ellerinden hiçbir şey gelmiyordu ne yazık ki. Ateşin akrebi yakması gibi, Leon'un da canını tahmin edemeyeceğimiz kadar çok yakıyordu vicdanı. Öylesine zor bir savaş verirken kendi içinde; istemsizce bir karar verdi farkında bile olmadan. Akrep kendisini sokup, intihar etmek yerine, yaşamayı ve yaşatmayı seçmişti.



"Kimsenin maşası olma kardeşim."

İşte bu yüzdendi, onu yakalayıp, kurşuna dizdirmesi gerekirken; kendi elleriyle Andreas'a özgürlüğü armağan etmesi. Saatler öncesine ısrarla görevini yerine getirmek isterken, aniden değiştirdiği fikriyle bir savaş başlattı aslında. Bu savaşın, barış için olduğunu bilmiyordu henüz. İki cephede savaşmak zorunda kalacağını tahmin bile edemezdi. İlk cephede statüsü, nefsi, görevi ve askerlik gururu varken; ikinci cephede ise ailesi, sevdası, vicdanı, hümanist tutumu ve yaşama olan saygısı vardı. Yaptıklarını ve yapacaklarını her saniye, her an sorgulamaya başlarken, diğer bir yandan hakikati kayıp etmemek için can çekişmeye başladı. Masum iki gencin hayatı için çabalarken; düşmanları için kendi hayatından geçerek devam etti savaşı. Bir Yunan askerinin kuvvacı bir Türk kızına sevdalanmasıyla, bir Teğmen'in kuşandığı silahı bırakıp, kalemi eline almasıyla güçlendi.

Anlamaya başladı Leon.

"Barış için savaşmak, savaş için savaşmaktan daha zormuş... Vazife dağdan ağır, ölüm tüyden hafif."

Fakat yine de vazgeçmedi, ne yaşamaktan, ne de yaşatmaktan. Kaybetti aslında, her zaman kaybeden taraf oldu o. Bekleyen, çabalayan, anlamaya çalışan ama hiçbir zaman anlaşılamayan taraf... Tutunacak bir ordusu, görevi kalmadığında, babası ordunun emellerine, ailesi de savaşın bilgisizliğine kurban edildiğinde, bir başına kaldı yeniden. Ama bu sefer biliyordu ki; aslında yalnız değildi.

"Birisi barışı başlatmalı. Tıpkı savaşı başlattığı gibi." (Stefan Zweig)

Leon'un içinde başlayan barış, onu ne olursa olsun umut etmeye zorladı. O kanlı savaşın ortasında savrulmayacaktı artık. Düşman bellediği de severdi karısını onun gibi; o da evlat uğruna canını verirdi icap ederse... Lâkin düşman düşmana gazel okumazdı.

"İki canı birbirinden ayıran o tetiklere gittikçe elimiz, hep birlikte kaybetmeye mâhkumuz."

Yorgo, Andreas, Spiros ve Leon... Yorgo cesaretinden, ideallerinden dolayı kurşuna dizilirken, Andreas korkaklığından dolayı öldürülmüştü. Spiros ise tıpkı Leon gibi hayatta kalmaya başarmış, ama vicdanının sesine katlanamadığından, yaşamaktan vazgeçmek üzereydi. Leon nasıl bir zamanlar karanlıkların içinde bir çıkış yolu aradıysa, Spiros da öyle bir çözüm arıyordu şimdi. Aradığını arkadaşlarında, kendinde, okuduğu kitaplarda bulamamıştı. Çaresizdi; korkuyordu. Fakat her şeyden çok acı çekiyordu, tıpkı bir zamanlar dostlarını ölüme gönderen bir Teğmen gibi... Andreas'ı kurtarmaya çabalayan Leon, bu sefer de arkadaşının bir parçasını Spiros'da görmüştü. Tüm korkularına, pişmanlıklarına rağmen "Maşasınız hepiniz!" diye bağıran asker, canından geçmişti belki, ama Leon'a göre hala umut vardı... Her zaman olduğu gibi. Çünkü;

"Karamsarlığa kapılan kalpler, çareyi düşünmeye fırsat bulamaz" dı...

Ve bir adım attı ona. Bu sadece fiziksel bir şey değildi, Leon ona bir çıkış yolu, bir çözüm göstermişti. Birkaç cümleyle umut vermişti o yüreğe, 'Yalnız değilsin, ben de senin gibiyim!' demişti. Hatta 'Bizim gibi olanlar o kadar çok ki, sadece etrafına bir bak!' demek istemişti.

"Yaşamak iyi şey. İhtiyar dünya bir ilkbahar daha geçirmek istiyor..."

Umut yok muydu bu satırlarda?
Vardı.
Hala bir umut vardı.



Ve ne Leon, ne de Spiros; artık yalnız değillerdi. Savaş gibi inanmadıkları bir şey için acı çekeceklerine, barış gibi inandıkları bir dava uğruna ölmeye hazır bir sürü insan; bir sürü genç vardı. Ve hiçbiri yalnız değildi. Bu uğurda darağaclarına giden sayısız fidanlar eşlik edecekti onlara. Her zaman, ateşten bir çemberin içinde yana yana da olsa, "karanlıkların aydınlığa çıkması" umuduyla...

Aşkla kalın.
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER