Sinema tarihinde aynı konudaki, hatta benzer olay örgüsündeki filmler aynı döneme denk gelebildi. Misal savaşı hicveden Dr. Strangelove ile Fail-Safe aynı zaman zarfında çekilmiş, hatta aynı stüdyonun dağıtımıyla vizyona çıkarılmıştı. Stanley Kubrick, Strangelove’a epey yakın olan Fail-Safe’in haberini alınca filmi karanlığa gömmek, gündeme gelmemesi için elinden geleni yapmış, neticede Fail-Safe, Sidney Lumet’nin diğer filmlerinin gölgesinde kalmış, Strangelove da hayli popüler olmuştu. Verilebilecek çok daha fazla örnek var: Arkadaşlığa cinselliğin de dahil olması üzerine romantik komedi türündeki No Strings Attached ve Friends with Benefits, Steve Jobs biofilmleri Jobs ve Steve Jobs, hokkabazları konu alan The Illusionist ve The Prestige, birbirlerinden akla kara kadar farklı olan ikizleri konu alan Enemy ile The Double, Mars’ı konu alan Red Planet ile Mission to Mars, 11 Eylül Saldırıları’nı kaçırılan uçak üzerinden aktaran Flight 93 ile United 93, daha eskiye gidersek kadın ajanları konu alan Mata Hari ve Dishonored, genç katilleri konu alan Kalifornia ile Natural Born Killers ve nicesi… Aynı dönemde vizyona giren bu filmleri tanımlamak için “ikiz filmler” ifadesi kullanılmakta. Aynı kişi ve olaylara odaklanan bu filmlerin bu şekilde denk gelme sebebiyse stüdyolarda sürekli benzer konseptlerde projelerin hazırlanıyor olması. Kim daha erken çekip vizyona çıkarabilirse diğerinin filmini gölgede bırakabiliyor. Sırf bu sebepten çekim aşamasına geçemeyen ikinci projeler iptal edilebiliyor. Misal Johnny Depp’li suç filmi Black Mass çekildiğinde Ben Affleck ve Matt Damon’ın aynı kişiye, Whitey Bulger’a odaklanan projeleri iptal edilmişti.
Buradan bizim odaklanacağımız Butterfield 8 ve Breakfast at Tiffany’s filmlerine geçelim sözü daha fazla uzatmadan. Bu film de 1959-60 yıllarında çekilip sırayla 60 ve 61 yıllarında vizyona çıkarılmıştı. John O’Hara’nın aynı adlı romanından John Hayes ve Charles Schnee’in uyarladığı, Daniel Mann’ın yönettiği Butterfield 8 vizyona girince beklenen eleştirileri alamamışsa da izleyicileri salona çekebilmişti. Aradan geçen zaman zarfındaysa öne çıkamadı. Film aslen anlattıklarından ziyade başrol oyuncusu şahane Elizabeth Taylor’a ilk Oscar’ını kazandırmasıyla biliniyor. İki saate yakın süresiyle film, Gloria adlı genç fahişenin evli ve zengin bir adama âşık olmasına, annesiyle arasındaki çatışmalı bağa, çocukluk arkadaşıyla ilişkisine odaklanıyor. İki aşk üçgenini merkeze koyan film ne karakterleri umursatabiliyor, ne karakterlerin motivasyonlarını doğru bir şekilde kurabiliyor. Taylor filmde isteyerek oynamamışsa, yönetmenle çekimler boyunca konuşmamışsa da (MGM’le kontratı bitsin diye oynamış, bu filmden sonra 20th Century Fox’a, Cleopatra filmiyle geçmişti) yine de filmin en iyisi olup çıkmış. Fakat pek çok mantıksız anlar, çatışmalar, ilişkiler barındıran filmi takip edebilmek giderek zorlaşır. Göze batan ilk mantıksızlık aileden zengin bir kadın olan Emily’nin kendisini aldattığını bildiği kocasını annesine karşı savunup durması, finalde olan onca şeyden sonra yine kocasıyla görüşebilmesi, kocasının aldatma sebeplerini kendi zengin ailesinde araması… Ya da mantıksız bir kavgaya sebep olan kürk olayından sonra senaristlerin 30’lar ve 40’ların refleksiyle kadını cezalandırmaları (Hays Yasalarının yürürlükte olduğu 60’lar öncesi filmlerde kötü görünen herkes finalde cezalandırılır, aile kurumu bir şekilde kurtarılırdı), erkeği temize çekme çabaları ve aileyi kurtarma girişimleri de göze batmaktadır. Her şeyiyle bir tren enkazından farksız Butterfield 8. Kadının haletiruhiyesinden zerre anlamayan iki erkek senaristin elinde öykü heba olup gitmiş diyebiliriz. Taylor’ın istemeye istemeye oynamasına, filmi ölene dek reddetmesine, Oscar’ı da o dönemki hastalığı sebebiyle kazandığını düşünmesine rağmen güçlü performansı, güzelliği ve yönetmen Mann’ın kötü yazılmış sahneleri iyi bir yönetmenlikle kurtarma çabası filmin elle tutulur taraflarından.
Bu filmden hemen bir sene sonra yine aynı tema ve olay örgüsündeki Breakfast at Tiffany’s vizyona girdi. Audrey Hepburn’ün başrolünü üstlendiği film, Truman Capote’nin meşhur romanından yola çıkılıp George Axelrod tarafından senaryolaştırılan filmi romantik komedi türünün ustalarından Blake Edwards yönetmişti. Söylemek gereksiz. Film çabucak ikon haline geldi. Hatta sinemanın en meşhur filmlerinden diyebiliriz Breakfast at Tiffany’s için. Hepburn’e Oscar adaylığı getiren film öncülüyle epey ortak noktaya sahip. Sanki iki eser aynı odada yazılmış gibi. Breakfast at Tiffany’s karanlık geçmişinden kaçıp zengin bir muhitteki apartmana taşınıp burada sürekli partileyen, genç bir fahişenin bir yazarla ilişkisini anlatmakta. Bunu da oldukça iyi bir şekilde yapan film hak ettiği noktaya çabucak ulaşmıştı. İki film üst üste izlendiğinde fark edilecektir. Gloria ile Holly benzer karakterler. Butterfield 8’in sonlarına doğru Gloria çocukluk arkadaşına geçmişini açar. Geçmişte istismar edildiğini, babasız büyümesinin de kendisini “bu yol”a (genelev) ittiğini belirtir (eh senaryoyu erkeklerin yazdığını belirtmiştik; zira kadın karakterine istismardan zevk aldığını söyletebilmişlerdir bu iki kötü senarist). Öte yandan aynı istismar Breakfast’ta hafifletilerek işlenir. Yine bu filmin sonlarına doğru öğreniriz ki Holly daha çocukken, 14 yaşındayken, yaşlı birisiyle evlendirilmiştir. Çocukluklarında istismar edilen iki kadın da çareyi zengin muhitlerde erkeklerle birlikte olmakta, partiden partiye geçmekte bulurlar. Butterfield 8’te çatışmalı aşk aşk üçgenleri öne çıkarılırken Breakfast at Tiffany’s zenginlerin partilerini, bu partilerde Holly’nin geçmişini bastırma ve unutma çabasını öne çıkarır. Öte yandan iki filmin de partili sahnelerinde iki karakter de etkileyici siyah elbise giyerler. Fakat Butterfield 8’teki sahne diğer filmdeki gibi ikonikleşmez. Bu arada Butterfield 8’in senaristleri halen 30’larda, 40’larda film yazdıklarını düşünüp ahlakçı davranıp kadın karakteri öldürürlerken, yani filmi mutlu sonla bitirdiklerini düşünüp aslen olabilecek en kötü sonla bitirirlerken Breakfast’ta Holly'e trajik geçmişi arkasından bıraktırılıp kedisi ve yazarla birlikte mutlu bir geleceğe adım attırılır. Böylelikle film hafızalarda o son öpücükle de kazınıverir (yazar, Holly ve kedi). Yazar demişken… Pek başarılı olamayan yazar karakteri harçlığını çıkarmak adına zengin bir kadınla birlikte olurken aynı işleniş Butterfield 8’te Weston üzerinden yapılır (fakir Weston’ın hayatını kurtarmak adına zengin bir kadınla evlenmesi). Yani iki filmin baş erkek karakterleri de birbirlerine benzemektedirler.
Butterfield 8 kapranlık bir geçmişe sahip bir kadınla evli zengin adamın ilişkisini melodrama türünde, eski usül işlerken Breakfast’ta ton hafiftir, komiktir, yine de yer yer ciddi sekanslara da yer verilir (Holly’nin abisinin öldüğünü öğrenmesi, taksi sahnesi gibi). İki film pek çok benzerliğe sahip olsa da tür ve ton olarak birbirlerinden ayrılır. Sıkça dediğimiz gibi, Butterfield 8 eski melodramaların kötü bir kopyası olurken Breakfast hızla popülerleşir (Oscar kazanan müzikleri ve Moon River parçası filmin güçlü tarafları arasında). Belirtmek gerekir, Butterfield’ı kurtarabilecek tek şey kadın elinin değmesi, bu birbirinden kötü gidişatın bir kadın gözüyle silinip baştan yazılıvermesiydi. Ama erkeklerin domine ettiği bir sektör, Hollywood. Sonuç da tren enkazı oluvermişti. Velhasıl sonuç ne olursa olsun, iki film de üst üste izlenebilir. Sonuçta birisinde hiç olmazsa Taylor gibi dönemin en çarpıcı ve güçlü aktrislerinden birisi iyi performans verirken diğeri de aynı zamanda çekilmesine rağmen aynı tema ve karakterleri daha iyi işler. Tematik/ikiz film sevenlere önerilir.