Sevdiğim Sensin: Hissetmek ne renktir acaba?

Sevdiğim Sensin: Hissetmek ne renktir acaba?
 “Bölük bölük olmuş çaylar derler,
Hiçbirini denize varamazmış.
Duvarın dibinde bir yaralı gül,
Gülleri solduran gülemezmiş.”

Bölük bölük olmuş çayların denize varamadığı, umutların daha doğmadan kuruduğu bir coğrafyanın ortasında tanıdık biz Dicle’yi. Onun hikâyesi, Ağrı’nın ayazında, bir ahırın loşluğunda ablasını tavana asılı gördüğü o an başladı. O gün sadece ablası değil, Dicle’nin çocukluğu da öldü. Elindeki Külkedisi masalı bir daha hiç okunmamak üzere kapandı; çünkü camdan ayakkabılar pırıltılı saraylara, prangalı ayaklar ise Dicle’nin kaderine aitti. O, kanın içinde doğmuş, sevdiklerini toprağa vermiş ama o kan gölünün ortasında tomurcuk açmaya çalışan yaralı bir “kan çiçeği”ydi.

Deniz ilk kez ayaklarına değdiğinde sadece suya değil, kendi özgürlüğüne dokundu Dicle. Ağrı’nın ayazından, susturulmuş yıllardan ve üzerine örtülen kaderden sıyrılıp İstanbul’un mavisine yürüyen bir kadının sessiz ama güçlü devrimiydi bu. Dicle için deniz, kıyısı olmayan bir hürriyet; her dalga ise geçmişe atılmış bir tokattı. Yüzündeki gülüş mutluluktan ziyade, hayatta kalabilmenin ilanı gibiydi. Hissetti… Mavi gökyüzünü, sapsarı güneşi, bembeyaz tuzu, denizin sonsuz mavisini… Ve o uçsuz bucaksızlığı. Sahi, hissetmek ne renkti acaba?



Güllerini solduranların hükmü bitti derken çocukluğunun cellatlarıyla yeniden karşılaşan Dicle, eğer Ağrı’daki o harabe evdeki Dicle olsaydı ölüme teslim olurdu. Ama artık o Dicle değildi; kıştan çıkmış, bahara gözlerini açmıştı. Tomurcuklanmıştı bir kere; yaşamayı sevmiş, yaşamaya inanmıştı. Belki de bu yüzden, yakalanacağını bile bile gücü yettiğince kaçmak istedi.
Dicle yardım çığlıkları atarken, namludan korkup ona el uzatmayanlara ekran başındaki herkesin öfkeyle dolduğundan eminim. Klavye başında kahramanlık yapmak, oturduğumuz yerden “Neden kimse müdahale etmedi?” diye sormak her zaman en kolayıdır. Ancak ne yazık ki gerçek hayatın sert yüzü, bir dizi senaryosundan çok daha karanlık. Haber bültenlerinde defalarca şahit olduk; kalabalıkların ortasında “Yalvarırım yardım edin!” diye haykıran kadınların sesleri kaldırım taşlarına çarpıp geri döndü. Kimi zaman bir köşeden gizlice çekilen telefon kaydı eşlik etti o çığlığa, kimi zaman kalabalık bir caddenin ortasında herkes başını çevirip yürümeye devam etti. Ekranda cesur, hayatta ise fazlasıyla temkinliyiz. Vicdanımız yüksek sesle konuşuyor ama ayaklarımız yerinden kıpırdamıyor; çünkü iş icraata geldiğinde çoğu insan önce kendi canının derdine düşüyor. Oysa bir kapının aralanması, bir adımın atılması, bir telefonun gerçekten “yardım için” çevrilmesi bazen bir hayat demek. Dicle haklıydı; kadınlar ya derede boğulur ya damdan düşer ya da tarlada “iş kazasında” ölürdü… Ve herkes sadece inanmak istediğine inanırdı. Kimi kadınlar ise sokak ortasında katledilirken herkes sessizce seyreder...



Helin Kandemir, Dicle’nin derdini ve çilesini o kadar güzel işledi, duyguyu bize o kadar sahici geçirdi ki üzerine çokça satır yazabilirim. Yürüyen merdiven korkusunu, elektrikli ocakla ilk tanışmasını, kapı üzerine kapanmasın diye araya ayakkabı sıkıştırmasını, bankta tek başına Erkan’ı beklemekten korkarken kapı kilitlenince yine bir bankta uyuya kalışını… Yeniden hayat bulacağına inandığı o evde yediği tokatları, başkasının elinde kalan saçlarını... Ama en çok da canını kurtarmak adına evlenmiş olsa da kocasının bir başka kadınla yakınlaşmasına şahit olduğu andaki o incinmişliğini… Bu yüzden sanırım bir süre Erkan’ı asla affetmeyeceğim. Hayat kurtarmak için de olsa, soyadını taşıyan kadına saygılı olmalıydı. Onun duygularını yok sayarak ona yaşamayı öğretemezsin; işine gelmediğinde de “Ben senin kocanım” diyemezsin, Erkan!



Geçen hafta Dicle ve Erkan’ın karakterlerine değinmiştim. Hikâyenin diğer kahramanlarını tanımam için hikayelerine az da olsa şahit olmam gerekiyordu. Belli ki her karakterin bugünkü duruşuna yön veren, geçmişin derinliklerinde saklı kalmış bir hikâyesi var. Bunlar arasında beni en çok etkileyen ise kuşkusuz Tahir Aldur’un hikâyesi. Onun yaşadıkları; hastalığı sebebiyle anne ve babası tarafından dışlanan, hor görülen bir adamın sadece “görülmek” ve biraz olsun sevgi bulabilmek adına verdiği bir feryat aslında. Yaşadığı sürece hep Erkan’ın gölgesinde kalmış. Ona ne yapsa hak veriyorum; çünkü hiçbir çocuk, elinde olmayan bir hastalık yüzünden öz ailesi tarafından sevgisizliğe mahkûm edilmeyi ya da aşağılanmayı hak etmez. Tahir’in bugün attığı her adım, çocukluğunda açılan o derin ve kanayan yaraların bir dışavurumu gibi. Cihat Süvari’yi ilk kez izliyorum; oyunculuk tarzına henüz hâkim değilim ancak beni Tahir’in derdine kesinlikle inandırdı. Emeğine sağlık.

Nilüfer de Tahir’den hallice… Ne kadar zeki olursa olsun, kadın olduğu için mirasta söz sahibi görülmeyen, sevilmeyecek o evlat. Babaların kız çocuklarına düşkünlüğü mitini tersine çeviren somut bir örnek. Annesi ve babası tarafından sürekli irdelenen, değersiz görülen bir kadın. Ancak bu değersizliğin ne zamana dayandığını henüz tam kestiremedim. Kocası bu durumun neresinde, ayrılık sebepleri nedir; bunları zamanla göreceğimizi düşünüyorum. Nilüfer’in karakter gelişimini çok merak ediyorum. Dileğim; Dicle’ye attığı tokada rağmen ileride ona yol gösteren, kol kanat geren ve kendi incindiği yerlerden onu sakınan bir abla olması. Deniz Işın’ı uzun zamandır takip ediyorum; oyunculuğunu çok seviyorum. Nilüfer’i ilmek ilmek işleyeceğinden şüphem yok. Emeğine sağlık.

Burçin’in “takıntı” boyutuna varan sevgisinin alt metni oldukça merak uyandırıcı. İlk bakışta sevgisiz büyümüş bir profil çizmiyor; aksine her ihtiyacı karşılanmış, sevgiye doyurulmuş bir imajı var. Ancak tam da burada farklı bir psikolojik dinamik devreye giriyor: Her istediği önüne sunulan birinin hayatında ilk kez “hayır” cevabıyla karşılaşması. Belki de Erkan onun için bir aşk nesnesi değil, bugüne kadar elde edemediği tek “kale”. Hal böyleyse Burçin’in hissettiği duygunun saf bir sevgiden ziyade, sınır tanımayan bir sahiplenme ve mağlubiyeti kabul edememe takıntısına dönüştüğünü gösteriyor. Elçin Zehra İrem, Burçin’in o takıntılı ruhunu çok temiz yansıtmış. Emeğine sağlık.



Gelelim Esat ve İnci Aldur’a… Esat Aldur, attığı her adımı iş olarak gören klasik bir güç figürü. Gücü kendinde topladığı için çocuklarının isteklerinin hiçbir önemi yok; son söz daima ona ait. Bunun ne kadar süreceğini izleyip göreceğiz. Hüseyin Avni Danyal’ın Esat Aldur karakterini ince eleyip sık dokuyacağından şüphem yok.



İnci Aldur ise… Yardıma muhtaç kadınların “kurtarıcı kraliçesi” rolündeyken Dicle’ye attığı o tokadı, onu saçından çekip yere savurduğu sahneyi aşamıyorum. Gösteriş kraliçeliği tam da budur işte. İyilik bazen sadece bir vitrindir; o vitrin kapandığında ya da kendi damarına basıldığında insan bambaşka birine dönüşebiliyor. Kendi kızını bile öteleyen bir kadından Dicle’ye şefkat göstermesini bekleyemezdik zaten. Esra Ronabar hem iyi hem kötü karakter nüanslarını o kadar temiz çıkarıyor ki her defasında hayranlıkla izliyorum. Emeğine sağlık.

Esat ve Fatoş, İnci ve Fikret arasında umarım çarpık bir ilişki kurgulanmaz; bunların geçmişte kalmış birer hikâye olmasını diliyorum. Fatoş ve Hamdi Parsoğlu karakterleri henüz tam açılmadı ama Özlem Conker’i ekranda görmeyi çok özlemiştim, iyi ki dönmüş.

Ve Havva Vardar… Nisan Büyükağaç’ı genelde sert rollerde izleriz ama bu “iyi” karakter ona çok yakışmış. Dicle’nin elinden tutup arkasını en çok kollayacak kişinin o olacağını umuyorum. Sarıp sarmala Havva ablamız Dicle’yi; şehit olan oğlun yerine…

“Oy Civan’ım oy yiğidim” diye söze girmek geliyor içimden ama ona çok kızgınım; hatta biraz hayal kırıklığı yaşıyorum. Civan’dan beklediğim ilk kırılma noktası, Dicle evden kaçarken merdiven boşluğunda onu gördüğü o ilk andı. Bekledim ki Civan en azından bir kez olsun kafasını çevirsin, abisini farklı bir yöne çeksin ve onun sessiz çığlığına kalkan olsun. Dicle yine yakalansın, hikâye yine trajedisine aksın; buna itirazım yok. Ama Civan, ruhundaki o sönük ateşi bir kez olsun harlasın, en azından “denedi” dedirtsin isterdim. Abisinin gölgesi altında ezilen, korumaya cesaret edemeyen ama içten içe yanan o vicdan azabının bir eyleme dönüşmesini bekledim. Duyulan vicdan azabı somut bir çaba doğurmuyorsa, o sadece bir yüktür ve Civan o yükün altında ezilmeyi seçti. İzlerken o sinik hâline, gösteremediği cesaretine, gözleri dolarken sergilediği korkaklığına tahammül edemedim. Elindeki o tespihi istediğin kadar salla Civan Demir; o şıkırtılar vicdanının sesini bastırmaya yetmez. Delikanlılık tespih sallamakla değil, o merdiven boşluğundaki masumiyeti savunacak iradeyi göstermekle olurdu. İkinci bölümde sınıfta kaldın. Sözüm meclisten dışarı... Barış Baktaş’ın karakterin öfkesini de kırılganlığını da en uç noktada yansıtacağından şüphem yok; bu yüzden Civan’ın gelişimini merakla bekliyorum. Şimdiden emeğine sağlık.

Son kalemim dermansız Ferman olsun. Dicle’ye kalkan elin ters dönsün emi! “Hiç mi vicdanı sızlamaz bir abinin?” diyeceğim ama o, abi olma hakkını Derya’yı öldürerek zaten kaybetmiş. Karakteri ne yöne evrilir bilmiyorum ancak uzun bir süre nefret objemiz olacağı aşikâr. Ferman’dan bağımsız olarak Emrah Aytemur’un emeğine sağlık.

Sevdiğim Sensin, gerek karakterleri gerek konusu ve kadrajıyla beni kendisine bağladı. Kâğıttan ekrana, kamera önü ve arkasında emeği geçen herkesin yüreğine sağlık…

Haaa unutmadan! Yürüyen merdiven sahnesinde izleyiciye selam çakan Serkan Hoca’ya da selam olsun.
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER