Güneşin Kızları: Acılardan acı beğen!
Çok iyi bir memur olabilirsiniz. Güzel bir eviniz, iyi bir kalbiniz ve çiçek gibi bir hayatınız da olabilir. Siz çok iyi bir insan olabilirsiniz? Peki nereye kadar? Hayat, elinde kabarık bir menüyle masanıza yaklaşıp ''Acılardan acı beğen'' diyene kadar! Bir akşam yemeğinde bile iki saat kararsız kalan insan, acısını şıp diye seçebilir mi hiç? Ne mümkün... Kimi insanlar acı karşısında erir, kimi ülke değiştirir, kimisi de ayakkabılarının bağcığını bile çözemez hâle gelir.

Güneş... Güneş'in ışık saçan kızları... Yörüngelerinden çıktıkları anda ateş topuna mı dönüştüler ne? Her şey bu kadar tuhaf, yorucu ve uçsuz bucaksız olmak zorunda mıydı? Haftalar, aylar, mevsimler geçti. Neylersin ki Güneşin Kızları'ndaki tutarsızlıklar ve kopukluklar bir türlü değişmedi. Uyuduk, uyandık, uyuduk, uyandık; yine de karakterlerin yanlış bedene girmişçesine davranan ruh halleri düzelmedi. Ve yoruldum... Bunları anlamaya çalışmaktan da, anlayamamaktan da, anlatmak için çabalamaktan da epey yoruldum. Çünkü belli ki hikaye de yoruldu. Böylesine güzel başlayan bir işle ilgili başka bir tahminde bulunamıyorum çünkü.

Güneş'in geçirdiği kaza çok güzel kapı açmıştı aslında. Çocuklarının acısını ve çevrelerinde akıp giden gerginliği seyredebilecektik. Selin'in pesimist yaklaşımı, Nazlı'nın umut kelebeği hâlleri ve Peri'nin çocuksu tedirginliği güzel de yerleştirilmiş fikirlerdi. Peki neden gerektiği gibi olmadı? Çünkü hepsi yüzeysel kaldı, diyaloglarla desteklenemedi ve en önemlisi de kalbimizi kuşatamadı. Heyecan dolu finaller hazırlamak elbette ki zordur. Güneşin Kızları bunu haftalarca başarıyla sürdürdü. Ancak kalbi cılız bir el ürkekliğiyle saran duygular yaratmak ve bunu izleyiciye aksettirmek çok daha zordur. Çünkü seyirci inanmazsa, sunulan ziyafet sofrası büsbütün ziyan olur.


Bedelin kendisi ayaklarına geldi baba!

Esasında Güneşin Kızları diziden öte canlı kanlı bir travma gibiydi hep. Biz onları bu şekliyle sevdik. Karakterlerin hepsi belli travmalarla düello yaşamıştı. Gönül isterdi ki onları yine kendi usul yöntemlerine göre çabalarken izleseydik. Selin'in ilaç bağımlılığı ciddi bir meseleydi ama ben o hissiyata ulaşamadım. Ali ve Savaş sadece alttan aldılar ancak suçluyu bulmak için oldukça pasif kaldılar. Sanırım duygusunu en iyi geçiren kişi Burcu Özberk oldu. Çünkü onun o şahin bakışları annesinin yokluğunda kanadı kırık bir serçeye dönüşecekti. Öyle de oldu. Onun mücadele zırhı umut ile örüldü ve Nazlı bu zırha rağmen epey yara aldı.

Hikaye içinde o kadar çok hikaye açıldı ki; kimileri kenara atıldı, kimileri unutuldu, kimileri de ana öyküden koptu. Sonuç olarak 37. hafta itibariyle Güneşin Kızları'nın 'meselesini' anlayabildiğimden emin değilim. Anlayamadım diyorum çünkü mutlaka bir şeyler anlatıldı ve anlayan birilerinin olmasını umuyorum. Fakat ben tecavüze uğramış bir kadının kahrını mı, patolojik bir vaka olan adamın hırsını mı yoksa bu gürültüden sağır olan çocukları mı izliyorum? Yoksa hepsini mi? Güneşin Kızları'nı tek bir cümleyle anlatmamız gerekse ne derdik? Her şeyin sığacağı bir cümle bulmak güç. Oysa ki bunu yapabilmemiz gerekir. Öykünün meselesini dert edinmemiz gerekir, fakat benim asıl derdim dert edinecek bir mesele bulamamak.

Oldukça olumsuz görünsem de bu hikayenin başlangıcına olan sevgimden ileri geliyor. Çünkü heyecanı da gençlik ateşini de harmanlayan bir işin geldiği nokta moral bozucu oluyor. Yine de final sahnesinde Hande Erçel'in başarısını görmezden gelmek ayıp olur. Bakışlarından hayat fışkıran o genç kız, eli bıçaklı bir çılgına evrildi. Gerçekten de içimize sindi.

Bakalım Güneş uyanıp kızlarını ısıtmaya devam edebilecek mi? Ne de olsa menüden acımızı seçmeyi başarsak bile, acı bin katmanlıdır...
Siz neler düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı bekliyorum ^^

Güzel günler.

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER